Bir varmış bir yokmuş…
Bundan 6 yıllar önce, benim çok gıcık olduğum; her gördüğümde boğasımın geldiği bir kız varmış.
Neyse cıvıtmayayım.
—-
Bundan yaklaşık 6 yıl önce Almanya’ya gelmişim, dil öğrendik biraz da yerinde pekiştirelim maksadıyla.
Orada da işte, masalımızın kötü kalpli üvey kardeşiyle karşılaştım. O zamanlar henüz insanlara daha nedensiz yere gıcık olmadığım, iyi kalpli, saf yaklaştığım zamanlar. Pambık prenses misaliyim. Fakat bu insan kendinden bir gıcık etti, bir gıcık etti ki anlatamam yani.
Anlatamıyorum da zaten evet, çünkü üzerlerinden uzun zaman geçince olayları ve kişileri siliyorum aklımdan. Kötü olaylar ve kişilerse onları daha da çabuk siliyorum. Duyguları kalıyor bazen. Bugün de kızdan neden hoşlanmadığımı düşündüm de, ilgiyi sürekli üzerine çekmeye çabalama, sırf bu ilgi manyaklığı yüzünden yer yer çocuk gibi, yer yer orospu gibi davranma, sık sık kendini acındırıp spot ışıklarıyla bronzlaşma çabaları geldi aklıma. Ama somut bir örnek vermem çok zor.
Neyse efenim, günlerden bir gün, bu yılki eğitim öğretim hayatının başında bir zaman, öyle develer tellal, pireler berber iken bir zaman değil yani; Facebook adlı güzide icattan bir adet mesaj aldım.
“Canım ben de orada okumaya geldim.” tarzı, şu an hatırlamak istemediğim ve canım kelimesiyle beni beynimden vurulmuşa döndürmüş bir mesajdı. Canım neydi ya? Kim ölmüştü de beni onun canı yapmıştı? Onun canı olduğum için benim de onu canım olarak addetmem gerekecek miydi? Kelimelere bu kadar anlam yüklemek yerinde miydi? Ama sonuçta ortada görüşülmemiş ve görüşülmek istenmemiş, hatta hayattan sonsuza dek çıkarılmak, değil aynı şehirde yaşamak, aynı güneş sistemi içinde bile bulunulmak istenmemiş koca 6 yıl vardı. Canım neydi, ne kadar laubaliydi.
—-
Telefondayım.
Rapor alıp kaçtığım sınavın arkadaşlardan raporunu almaya çalışıyorum. Sınav çok hastaymış dediler. Öhö. Neyse arkadaş kopya suçuyla yakalanmış filan onu anlatıyor, kütüphaneye doğru bir yaratık yürüdü. Telefonla konuşmamı yarıda keseceğimi varsayarak bekledi, bekledi, bekledi. Baktım ne telefondaki arkadaş susacak, ne de ben hangisiyle konuşmak istediğime karar verebiliyorum, o sırada konuşmasına devam edene öncelik verdim ve “içeri git” dedim "üşüme".
Telefondaki arkadaş susmak bilmedi. Yaratık olay mahalinden uzaklaştı.
Ama tabii külkedisiyle üvey kızkardeşler de neticede aynı sarayda yaşıyor. Yani aynı kütüphaneye gelmişiz ders çalışmaya. Yerime geçtim ve gördüğüm manzara iki sıra ötemde bir çocukla kütüphane sessizliğini bozmamaya çalışarak fısır fısır konuşan yaratık. Olur elbet, konuşulabilir, fakat her konuşmanın bir susuşu, her nefes alışın bir verişi vardı bir zamanlar. Bu bitmek bilmez mi arkadaş? Neyse yanındakiler rahatsız oluyorsa onlar düşünsün diyerek kendimi sevgilim C’ye, poroğramlamaya verdim ben.
Tam karşımda oturduklarından ama, görüyorum bütün olan biteni de. Kız çocuğun kucağına oturmak üzere, susmak bilmiyor ve çocuğun ağzının içine içine konuşuyor. Aralarındaki mevzu benim sikimde değil, ama kızdan neden hoşlanmadığımı yavaş yavaş hatırlamaya başladım bunlar üzerine.
Oysa ben kıza kendi içimde şans vermiştim. Aradan onca zaman geçti, insanlar değişir. Kendime “Bak, sen külkedisinden balbakağına dönüştün, kim bilir o neye dönüşmüştür.” dedim.
Fakat tabii ki, kader yine ağlarını ördü ve ben yine bir mola verdiğim anda kendisini aşağıda buldum. Az önceki ayıbımı telafi etmek adına bekledim ve konuşmaya başladım. Kendisi benim de ağzımın içine içine konuşmaktan geri durmadı. Hiç hoşlanmadığım olay demek isterdim ama, daha önce hiç ağzımın içine konuşan bir insanla karşılaşmadığımdan böyle bir şeyden hoşlanıp hoşlanmadığım gibi bir yargı oluşturma şansım yoktu. Hoşlanmıyormuşum.
Bu yine çok mühim bir mesele değil de, konuşmanın ortasında, tam bir şeylerden bahsederken, “Benim gitmem lazım, arkadaşım bekliyor.” diyip gidiverdi mal. Hayır, sen konuşma açıyorsun, sınavdan çıktığından, kötü geçtiğinden bahsediyorsun, üzerine konuşuyoruz bir şeyler, laf ortasında, hani duraklama arasında da değil, ben gidiyorum diyip gidiyorsun. Afedersin ama nasıl bir malsın?
Üstelik hem ders çalışmamak, hem de sana ikinci bir şans daha vermek adına, sigarayı bırakmış olmam ve hava -273 derece olmasına; mutlak sıfır derecesine 0,15 celcius kadar kalmış olmasına rağmen, siz sigara içerken yanınıza geliyorum ve aynı şeyi ikinci kez, bu kez bana da değil, yanındaki elemana söyleyerek tekrar yapıyorsun. Beni orada peşinden gelmek ve hiç tanımadığım ama senden kat kat daha sempatik olan arkadaşınla başbaşa bırakma ikileminde bırakıyorsun. En azından bir ben kaçıyorum, sonra görüşürüz de mal.
—-
Üzgünüm ama balkabakları arabalara, külkedisi de prensese dönüşmüyor.
Ben balkabağına dönüştüm fakat bebeğim senin mallığın, gıcıklığın ve muhtemelen şu an hatırlamadığım, bundan 6 yıl önce senden nefret etmemi sağlayan bütün özelliklerin hâlâ üzerinde duruyor.
—-
Onlar her kimse muratlarına eremiyorlar ve biz daha kerevetine ne demek bilmediğimizden hiçbir yere çıkamıyoruz.
Masal da burada bitiyor.
Ve sonsuza dek yaşayamadığımızdan mutlu da olamıyoruz.
***************************************************************************
p.s: Hiç yazıp buraya koyacağım tarzda bir şey değildi ama, o kadar yazmışken buraya da koyayım dedim. Koydum. Ne var lan?
14.2.12
Balkabağı ve üvey kızkardeş.
| Tepkiler: |
12.1.12
hayat verir. hayat alır.
***
inanmak başarmanın ilüzyonuna insanın kendisini kaptırmasını hızlandırır. ağaçları hayal etse insan, nehirleri, denizleri, pamuktan bulutları, daha yola çıkmadan, evde oturduğu yerin sıcaklığıyla beynine hapsolur. hayatını hayallerin içinde yeşerten kişi, yalnızdır. yanlıştır.
boşa yaşıyorum.
elinde hiçbir şey olmayan, olmayacak olan, olanı tutamayan, tutamadıkça ellerini suçlayan, içine kaçan ve bu içine kaçma işi çoktan içine kaçmış biriyim. yanlış zamanı en dibine kadar yaşayıp, yaşamamam gereken şeyleri yaşadım. boşuna yaşadım.
gitme dürtüsü, dağlar, yollar ve şarkılar aklına düşmüş bir bilbo gibi, kendimi dağa taşa vurmak istiyorum bu yüzden. illithidler yumuşak başlarıyla beynimin kıvrımlarına elektrikler yolluyor, düşünemiyorum. gitmeliyim.
tek mutabık olduğum fikir bu.
gitmeliyim.
***
hayat verir, hayat alır.
***
inanmak başarmanın ilüzyonuna insanın kendisini kaptırmasını hızlandırır. ağaçları hayal etse insan, nehirleri, denizleri, pamuktan bulutları, daha yola çıkmadan, evde oturduğu yerin sıcaklığıyla beynine hapsolur. hayatını hayallerin içinde yeşerten kişi, yalnızdır. yanlıştır.
boşa yaşıyorum.
elinde hiçbir şey olmayan, olmayacak olan, olanı tutamayan, tutamadıkça ellerini suçlayan, içine kaçan ve bu içine kaçma işi çoktan içine kaçmış biriyim. yanlış zamanı en dibine kadar yaşayıp, yaşamamam gereken şeyleri yaşadım. boşuna yaşadım.
gitme dürtüsü, dağlar, yollar ve şarkılar aklına düşmüş bir bilbo gibi, kendimi dağa taşa vurmak istiyorum bu yüzden. illithidler yumuşak başlarıyla beynimin kıvrımlarına elektrikler yolluyor, düşünemiyorum. gitmeliyim.
tek mutabık olduğum fikir bu.
gitmeliyim.
***
hayat verir, hayat alır.
| Tepkiler: |
18.11.11
Ben kısmen deli olabilirim. ama kısmen.
doğduğum gün, aşağı yukarı böyle bir gündü. soğuk, sislerden yansıyan soluk sokak lambalarıyla bembeyaz olmuş bir gökyüzü. havadaki yanık bulut kokusu, genzimi yakmıştı. buz gibi elleri vücudumda, beyaz elbiseli adamdan korkup ağlamaya başladığımda saat 10:21 di, gece.
hastanede iki kişiydik. ben ve annem. annem bitkindi. ben de.
delirdiğim gün, hava çok sıcaktı. ellerimi çok net hatırlıyorum. yine iki taneydiler. kollarımdan uzanan iki tane kuklacı. başka işe yaramazlardı. kapı açamazdım. sigara yakamazdım. parmaklarımı sevmiyordum. sevememiştim bir türlü. insanların elleri, parmaklarıyla barışıktı her zaman. benimkiler kendi aralarında bile çatışıyorlardı sürekli. kulaklarımı seviyordum. kolumun etli kısmını ısıtıp, kulağıma dayıyordum kışın. doğumgünümde kulağıma ekmek basmıştım. sıcacık.
o gün yapmadım. çünkü hava sıcaktı.
***
sabah kalkıp alarmı kurmuştum. erken kalkmıştım aslında. hep kurmayı unuttuğumdan, ertesi sabah için, zembereğini tam 19 tur çevirmiştim. yeterli olacaktı. sabah erkekliğimi tuvalette dindirdim, aynaya baktığımda gözlerimden yarısının açılamadığını farkettim. kafamı suya soktum, elimi yumruk yapıp gözlerimin yarısını açılabilir hale getirdim. çapaklarımdan kurtulduğum için mutluydum. tıraş olmam gerekliydi. ellerimle anlaşma yaptık. ben onları kullanacaktım, onlar da istedikleri elleri tutacaklardı. adildi.
tıraş oldum, sakince ellerimi aşağı indirip duvara yaslandım. susamıştım. beynimde saatler çalıyordu. işe geç kalıyordum. sigaramı kül tablasında söndürüp, kül tablasını çöp poşetine boşalttım. çöp poşedini güzelce bağlayıp akşam okuduğum gazeteyi de içine atmaya çalışırken poşeti yırttım. sıralamayı karıştırmıştım. yeni bir çöp poşeti alıp önceki çöp poşedini ve gazeteyi çöpe atıp ağzını az öncekinden biraz daha az güzelce bağlayıp sırtlandım. hazırdım. işe gidebilirdim. telefonum çaldı. ekranda muhterem bey yazıyordu. arayan muhterem bey'di. patronum. fotoğrafı çıkmasa farketmezdim. açmadım.
evden çıktım. hava çok sıcaktı. elimdeki poşedi kedileri kovup çöp konteynırına doğru salladım, isabet etmemişti. kediler kaçtı. sonra geri geldiler. 3 dakika sonra. attığım çöpte yemek bulma umuduyla birbirlerinden sakınarak ürkekçe gelmişlerdi. bulamadılar. emin olmak için herbiri 2 şer dakika çöpleri kurcaladı. hiçbirinin bulmadığından emin olduktan sonra cebimden dilimlenmiş fıstıklı salam çıkarttım tam 17 adet. her birine 4 er tane düşecekti. birine 5. hepsini tek tek isimleriyle çağırdım. 1. ye 4 salam verdim. hepsini yemişti. ama hala bekliyordu, geri kalanları farketmişti. 2. ye 5 salam verdim. 1. kıskançlıkla 2. ye baktı. 3. 4. ve 5. heyecanla beklemeye koyuldular. onlara 4er tane kaldığını öğrendiklerinde kavgaya başladılar. hiçbiri haksız değildi. ben de değildim aslında. ama bu ağlamama engel olamazdı.
muhterem bey sürekli arıyordu. başparmağım kırmızı tuşa basıyordu hemen arkasından. istemiyordu konuşmamı. mantıklıydı.
hava çok sıcaktı.
***
bir an aklım gitti. neden metrobüs durağında olduğumu, insanların neden bana baktıklarını anlayamıyordum. üzerimi yokladım. normaldi. pipim ve göğüs kıllarım görünmüyordu bu kez. göründüğü olmuştu. o zamanki hastane çok soğuktu. sevmemiştim, çabuk çıktım.
merakla bakan insanlara merakla baktım. gözlerimiz konuşuyordu. ama gözlerimiz birbirinin dilinden anlamıyordu. az kelime dağarcığımla "nasıl?" dediklerini anladım sadece, ben de "ne nasıl?" diye cevap verdim. ama kelimeler gözlerimizin arasındayken yere düşüyorlardı.
metrobüse nasıl bindiğimi de hatırlamıyorum ondan sonra. burası soğuk. bana yardımcı olabilecek hiçbir şey yok.
***
babam annemi sevdiğinde tarih 12 aralık 1972'ydi. bundan 15 sene sonra bugün adile naşit ölmüştü. ben doğduğumda yaşıyordu. kısa boyluydu. pörtlek gözleri vardı. zili vardı. müznir özkul kocasıydı. evliydiler ama kimse bilmiyordu. o zamanki ev sahiplerimizi onlara benzetirdim. annem ayıp derdi.
babam annemi ilk gördüğünde tarih 2 temmuz 1972'ydi. babamlar halamgillerle denize gitmişlerdi. annemler de dedemlerin yazlığındalardı zaten. babam annemi gördü. konuştular. ama o zaman sevmemişti hiç. bundan 5 ay 10 gün sonra sevdi. bundan 2 yıl 5 ay 14 gün sonra da ben doğdum. eğer 6 gün önce doğsaydım, babamın annemi sevdiğinin 2. yıldönümünde doğmuş olacaktım. ama hata benim değildi. doğduğum gün hava çok soğuktu. ağlamıştım.
kardeşim yoktu. aslında vardı. bana söylemeseler de, daha doğrusu öteki türlü anlatsalar da, ben öldürmüştüm onu. yok etmiştim. o doğduğunda ben 5 yaşındaydım. evin prensiydim. tek kelime konuşamama rağmen ağzımın içine bakıyorlardı. ellerimle kalem tutamasam da sürekli oyuncak alıyorlardı. o doğduktan sonra, konuşabildiği haline dayanamayacağımı farkedip, yatağındayken yüzüstü çevirmiştim. tarih, 11 ağustos 1979'du. sabah kalktığımda annem ağlıyordu. babam beni halamgillere yollamıştı. orada radyo dinledik, sonra adamlar geldi. yanında babam vardı. sonra beni götürdüler eve. evdeki beşiği atmışlardı. sonra bu olay hiç konuşulmadı. ben de anlatmadım kimseye.
o gün hava çok sıcaktı. onu çok net hatırlıyorum.
***
uyandığımda iki kişilik penceresiz bir odadaydım. üstümde çok yoktu ama kan vardı. hiçbir yerim acımıyordu. ama hiçbir yerimi hissetmiyordum da. ellerime baktım, boyunlarından yatağa bağlanmışlardı. "ah," dedim. "lan hadi ama yaa." aynı yerdeydim. bu hastaneyi sevmiyordum. bence çok flu bi yerdi burası. sürekli ilaç veriyorlardı. hap verdikleri zaman kusabiliyordum. ama bazen iğne vuruyorlardı. o zaman kusamıyordum. daha doğrusu kusunca iyi olamıyordum. ama ellerim beni dinliyordu o zaman. durun dediğimde duruyorlardı.
sayısız kere uyudum uyandım. rüya görmedim. tarihler gözümde rakamlara dönüyorlardı. renklerin tadı ekşiydi. kedilere salam vermiştim. muhterem bey adlı patronum aramıştı. telefonum yanımda yok. çalmış olmalılar. insanlar çok açgözlü.
tuvaletim vardı. yaparsam onlar temizlemeliydi. cezalandırmak için üzerime yaptım. sıcaktı. hoşuma gitti. kafamı çevirebildiğim kadar çevirip yastıksız yatağa bastırdım. kalp atışımı duyabiliyordum. çok yavaştı. uyumuşum.
yanıma birkaç kişi geldi. en uzunu 144 saniye yanımda durup gitti.
sakallarım uzamıştı 9. gün. iyi ki işe gitmek zorunda değilim. ellerim anlaşmanın suya düştüğünden korkup bana kızdılar. haklılardı. çünkü anlaşma suya düşmüştü.
***
uyandım. gazete okudum. adam öldürmüştüm. kaçarken durakta bir kadını daha öldürmüşüm. bir sürü bir sürü şey. "soğuk kanlı katil" yazıyordu. yalancı gazeteciler. ben soğuk sevmem. kışın doğdum ben. soğuk sevmiyorum. alarmımı kurup uyudum. salamlı sandviç yaptım. sigara içtim. uyandım. gazete okudum. uyudum.
hastanede iki kişiydik. ben ve annem. annem bitkindi. ben de.
delirdiğim gün, hava çok sıcaktı. ellerimi çok net hatırlıyorum. yine iki taneydiler. kollarımdan uzanan iki tane kuklacı. başka işe yaramazlardı. kapı açamazdım. sigara yakamazdım. parmaklarımı sevmiyordum. sevememiştim bir türlü. insanların elleri, parmaklarıyla barışıktı her zaman. benimkiler kendi aralarında bile çatışıyorlardı sürekli. kulaklarımı seviyordum. kolumun etli kısmını ısıtıp, kulağıma dayıyordum kışın. doğumgünümde kulağıma ekmek basmıştım. sıcacık.
o gün yapmadım. çünkü hava sıcaktı.
***
sabah kalkıp alarmı kurmuştum. erken kalkmıştım aslında. hep kurmayı unuttuğumdan, ertesi sabah için, zembereğini tam 19 tur çevirmiştim. yeterli olacaktı. sabah erkekliğimi tuvalette dindirdim, aynaya baktığımda gözlerimden yarısının açılamadığını farkettim. kafamı suya soktum, elimi yumruk yapıp gözlerimin yarısını açılabilir hale getirdim. çapaklarımdan kurtulduğum için mutluydum. tıraş olmam gerekliydi. ellerimle anlaşma yaptık. ben onları kullanacaktım, onlar da istedikleri elleri tutacaklardı. adildi.
tıraş oldum, sakince ellerimi aşağı indirip duvara yaslandım. susamıştım. beynimde saatler çalıyordu. işe geç kalıyordum. sigaramı kül tablasında söndürüp, kül tablasını çöp poşetine boşalttım. çöp poşedini güzelce bağlayıp akşam okuduğum gazeteyi de içine atmaya çalışırken poşeti yırttım. sıralamayı karıştırmıştım. yeni bir çöp poşeti alıp önceki çöp poşedini ve gazeteyi çöpe atıp ağzını az öncekinden biraz daha az güzelce bağlayıp sırtlandım. hazırdım. işe gidebilirdim. telefonum çaldı. ekranda muhterem bey yazıyordu. arayan muhterem bey'di. patronum. fotoğrafı çıkmasa farketmezdim. açmadım.
evden çıktım. hava çok sıcaktı. elimdeki poşedi kedileri kovup çöp konteynırına doğru salladım, isabet etmemişti. kediler kaçtı. sonra geri geldiler. 3 dakika sonra. attığım çöpte yemek bulma umuduyla birbirlerinden sakınarak ürkekçe gelmişlerdi. bulamadılar. emin olmak için herbiri 2 şer dakika çöpleri kurcaladı. hiçbirinin bulmadığından emin olduktan sonra cebimden dilimlenmiş fıstıklı salam çıkarttım tam 17 adet. her birine 4 er tane düşecekti. birine 5. hepsini tek tek isimleriyle çağırdım. 1. ye 4 salam verdim. hepsini yemişti. ama hala bekliyordu, geri kalanları farketmişti. 2. ye 5 salam verdim. 1. kıskançlıkla 2. ye baktı. 3. 4. ve 5. heyecanla beklemeye koyuldular. onlara 4er tane kaldığını öğrendiklerinde kavgaya başladılar. hiçbiri haksız değildi. ben de değildim aslında. ama bu ağlamama engel olamazdı.
muhterem bey sürekli arıyordu. başparmağım kırmızı tuşa basıyordu hemen arkasından. istemiyordu konuşmamı. mantıklıydı.
hava çok sıcaktı.
***
bir an aklım gitti. neden metrobüs durağında olduğumu, insanların neden bana baktıklarını anlayamıyordum. üzerimi yokladım. normaldi. pipim ve göğüs kıllarım görünmüyordu bu kez. göründüğü olmuştu. o zamanki hastane çok soğuktu. sevmemiştim, çabuk çıktım.
merakla bakan insanlara merakla baktım. gözlerimiz konuşuyordu. ama gözlerimiz birbirinin dilinden anlamıyordu. az kelime dağarcığımla "nasıl?" dediklerini anladım sadece, ben de "ne nasıl?" diye cevap verdim. ama kelimeler gözlerimizin arasındayken yere düşüyorlardı.
metrobüse nasıl bindiğimi de hatırlamıyorum ondan sonra. burası soğuk. bana yardımcı olabilecek hiçbir şey yok.
***
babam annemi sevdiğinde tarih 12 aralık 1972'ydi. bundan 15 sene sonra bugün adile naşit ölmüştü. ben doğduğumda yaşıyordu. kısa boyluydu. pörtlek gözleri vardı. zili vardı. müznir özkul kocasıydı. evliydiler ama kimse bilmiyordu. o zamanki ev sahiplerimizi onlara benzetirdim. annem ayıp derdi.
babam annemi ilk gördüğünde tarih 2 temmuz 1972'ydi. babamlar halamgillerle denize gitmişlerdi. annemler de dedemlerin yazlığındalardı zaten. babam annemi gördü. konuştular. ama o zaman sevmemişti hiç. bundan 5 ay 10 gün sonra sevdi. bundan 2 yıl 5 ay 14 gün sonra da ben doğdum. eğer 6 gün önce doğsaydım, babamın annemi sevdiğinin 2. yıldönümünde doğmuş olacaktım. ama hata benim değildi. doğduğum gün hava çok soğuktu. ağlamıştım.
kardeşim yoktu. aslında vardı. bana söylemeseler de, daha doğrusu öteki türlü anlatsalar da, ben öldürmüştüm onu. yok etmiştim. o doğduğunda ben 5 yaşındaydım. evin prensiydim. tek kelime konuşamama rağmen ağzımın içine bakıyorlardı. ellerimle kalem tutamasam da sürekli oyuncak alıyorlardı. o doğduktan sonra, konuşabildiği haline dayanamayacağımı farkedip, yatağındayken yüzüstü çevirmiştim. tarih, 11 ağustos 1979'du. sabah kalktığımda annem ağlıyordu. babam beni halamgillere yollamıştı. orada radyo dinledik, sonra adamlar geldi. yanında babam vardı. sonra beni götürdüler eve. evdeki beşiği atmışlardı. sonra bu olay hiç konuşulmadı. ben de anlatmadım kimseye.
o gün hava çok sıcaktı. onu çok net hatırlıyorum.
***
uyandığımda iki kişilik penceresiz bir odadaydım. üstümde çok yoktu ama kan vardı. hiçbir yerim acımıyordu. ama hiçbir yerimi hissetmiyordum da. ellerime baktım, boyunlarından yatağa bağlanmışlardı. "ah," dedim. "lan hadi ama yaa." aynı yerdeydim. bu hastaneyi sevmiyordum. bence çok flu bi yerdi burası. sürekli ilaç veriyorlardı. hap verdikleri zaman kusabiliyordum. ama bazen iğne vuruyorlardı. o zaman kusamıyordum. daha doğrusu kusunca iyi olamıyordum. ama ellerim beni dinliyordu o zaman. durun dediğimde duruyorlardı.
sayısız kere uyudum uyandım. rüya görmedim. tarihler gözümde rakamlara dönüyorlardı. renklerin tadı ekşiydi. kedilere salam vermiştim. muhterem bey adlı patronum aramıştı. telefonum yanımda yok. çalmış olmalılar. insanlar çok açgözlü.
tuvaletim vardı. yaparsam onlar temizlemeliydi. cezalandırmak için üzerime yaptım. sıcaktı. hoşuma gitti. kafamı çevirebildiğim kadar çevirip yastıksız yatağa bastırdım. kalp atışımı duyabiliyordum. çok yavaştı. uyumuşum.
yanıma birkaç kişi geldi. en uzunu 144 saniye yanımda durup gitti.
sakallarım uzamıştı 9. gün. iyi ki işe gitmek zorunda değilim. ellerim anlaşmanın suya düştüğünden korkup bana kızdılar. haklılardı. çünkü anlaşma suya düşmüştü.
***
uyandım. gazete okudum. adam öldürmüştüm. kaçarken durakta bir kadını daha öldürmüşüm. bir sürü bir sürü şey. "soğuk kanlı katil" yazıyordu. yalancı gazeteciler. ben soğuk sevmem. kışın doğdum ben. soğuk sevmiyorum. alarmımı kurup uyudum. salamlı sandviç yaptım. sigara içtim. uyandım. gazete okudum. uyudum.
| Tepkiler: |
28.10.11
Haydi!
arkadaşlar van depremi'nden haberi olmayan yoktur sanırım.
ihtiyaçlarından da az çok haberdar olmalısınız.
dün yayında olan varsa şayet, kişisel ukalalığımda harcettiğim bir duyuru yapmıştım. hava soğuk, bayağı bi üst baş ihtiyacı var. sağlık ve temizlik ürünleri ihtiyacı da had safhada.
çoğumuz öğrenciyiz, imkanlarımız kısıtlı. bu sebeple, üç-beş, kim ne gönderebiliyorsa, sadece 1 saatini ayırarak, birden fazla kişiyi mutlu edebilir, hayatını kurtarabilir, gülümsetebilir.
dua etmekten, mum yakmnaktan çok daha kısa sürede etki edeceği kesin. aralarından bazıları da, duanın muhtemel etkisini gözlemleyemeden ölebilir, bu riske gerek yok bence.
göndereceğiniz eşyaların mantıklı olması gerekmekte. sakarya depreminde bikini çıkan koliler, bira kasaları vs. makul olunmalı. göndereceğiniz şeyi, işinize yaramadığı için değil, birinin işine yarayacağını düşünerek gönderin.
aşağıda hem gerekli bilgi alacağınız bir site, hem de yardım kolilerinizi ücretsiz göndermeyi taahhüt eden kargo şirketlerinin iletişim numaraları mevcut.
teşekkürler.
KARGOLAR:
Yurtiçi Kargo – 444 99 99
MNG Kargo – 444 06 06
Aras Kargo – 444 25 52
Sürat Kargo – 444 0 127
PTT Kargo – 444 1 788
Not: Kargo ile yardım göndermek isteyenler için adres: Van Merkez Belediye Garajı Kriz Masası.
OTOBÜS ŞİRKETLERİ:
Bitlis Taç: 444 1313
Van Gölü: 444 65 65
Best Van: 0 530 400 01 54 / 444 00 65
VANGÖLÜ Turizm 03122241565
http://vandepremi.com/
ihtiyaçlarından da az çok haberdar olmalısınız.
dün yayında olan varsa şayet, kişisel ukalalığımda harcettiğim bir duyuru yapmıştım. hava soğuk, bayağı bi üst baş ihtiyacı var. sağlık ve temizlik ürünleri ihtiyacı da had safhada.
çoğumuz öğrenciyiz, imkanlarımız kısıtlı. bu sebeple, üç-beş, kim ne gönderebiliyorsa, sadece 1 saatini ayırarak, birden fazla kişiyi mutlu edebilir, hayatını kurtarabilir, gülümsetebilir.
dua etmekten, mum yakmnaktan çok daha kısa sürede etki edeceği kesin. aralarından bazıları da, duanın muhtemel etkisini gözlemleyemeden ölebilir, bu riske gerek yok bence.
göndereceğiniz eşyaların mantıklı olması gerekmekte. sakarya depreminde bikini çıkan koliler, bira kasaları vs. makul olunmalı. göndereceğiniz şeyi, işinize yaramadığı için değil, birinin işine yarayacağını düşünerek gönderin.
aşağıda hem gerekli bilgi alacağınız bir site, hem de yardım kolilerinizi ücretsiz göndermeyi taahhüt eden kargo şirketlerinin iletişim numaraları mevcut.
teşekkürler.
KARGOLAR:
Yurtiçi Kargo – 444 99 99
MNG Kargo – 444 06 06
Aras Kargo – 444 25 52
Sürat Kargo – 444 0 127
PTT Kargo – 444 1 788
Not: Kargo ile yardım göndermek isteyenler için adres: Van Merkez Belediye Garajı Kriz Masası.
OTOBÜS ŞİRKETLERİ:
Bitlis Taç: 444 1313
Van Gölü: 444 65 65
Best Van: 0 530 400 01 54 / 444 00 65
VANGÖLÜ Turizm 03122241565
http://vandepremi.com/
| Tepkiler: |
22.9.11
hayatımca.
hayat topyekün bir savaştan daha kontrollü ilerlemeli. bunu başarmalısın hayat. bi boka müdahil olamayıp, eğer hiçbir şeyin varoluşunu ve onun kadar da yokoluşunu kontrol edemeyecek kadar dışındaysam; bunu başarabilecek oyuncu sensin. adım adım, satır satır.
hayat bunu yapacak güce sahip değil. hayat sadece beklentilerin kadar dibe batabileceğin üç boyutlu bir dev sahnesi. tek mercek ve binlerce oyuncuyla, toplam beklentilerin suya karıştığı basit bir kaynaştırma fasilitesi. tanı, unut arenası. hayatın canı kıymetli, hayat delikanlı, sürünüp de gidemez hiçbir aydınlık delikten içeri. koşar.
o kadar komplike atfettirir ki kendini, aman yarappi bu ne kadar kurmaca bir düzen. nasıl bir tesadüfler silsilesi. allahım bu nasıl işler. bu ne lan.
hayat, beklentilerinin gözünü doyurabildiği kadar değerli.
hayat, beklediğin kadar umut verici. kaç kişiyse onla çarp, sana böl. o kadar heyecanlandırıyor insanı. hayat çok pahalı.
hayat gereğinden fazla yavaş. umdukça uzayan en kısa zaman aralıklarını kendi kayıp vakitlerine paylaştır. ne kadar, kayıpsan; o kadar uzun sürede batarsın.
hayat, aman tanrım, şu nefes alışveriş, şu silsile, şu kaos tumturak gidiş gelişler, sanırsın afet-i devran eğilmiş, poz veriyor.
oysa ki, o kadar rahat uyuşturulmuşuz, estetik beceriliyoruz.
iyi yaşa hayat.
hayat bunu yapacak güce sahip değil. hayat sadece beklentilerin kadar dibe batabileceğin üç boyutlu bir dev sahnesi. tek mercek ve binlerce oyuncuyla, toplam beklentilerin suya karıştığı basit bir kaynaştırma fasilitesi. tanı, unut arenası. hayatın canı kıymetli, hayat delikanlı, sürünüp de gidemez hiçbir aydınlık delikten içeri. koşar.
o kadar komplike atfettirir ki kendini, aman yarappi bu ne kadar kurmaca bir düzen. nasıl bir tesadüfler silsilesi. allahım bu nasıl işler. bu ne lan.
hayat, beklentilerinin gözünü doyurabildiği kadar değerli.
hayat, beklediğin kadar umut verici. kaç kişiyse onla çarp, sana böl. o kadar heyecanlandırıyor insanı. hayat çok pahalı.
hayat gereğinden fazla yavaş. umdukça uzayan en kısa zaman aralıklarını kendi kayıp vakitlerine paylaştır. ne kadar, kayıpsan; o kadar uzun sürede batarsın.
hayat, aman tanrım, şu nefes alışveriş, şu silsile, şu kaos tumturak gidiş gelişler, sanırsın afet-i devran eğilmiş, poz veriyor.
oysa ki, o kadar rahat uyuşturulmuşuz, estetik beceriliyoruz.
iyi yaşa hayat.
| Tepkiler: |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)