doğduğum gün, aşağı yukarı böyle bir gündü. soğuk, sislerden yansıyan soluk sokak lambalarıyla bembeyaz olmuş bir gökyüzü. havadaki yanık bulut kokusu, genzimi yakmıştı. buz gibi elleri vücudumda, beyaz elbiseli adamdan korkup ağlamaya başladığımda saat 10:21 di, gece.
hastanede iki kişiydik. ben ve annem. annem bitkindi. ben de.
delirdiğim gün, hava çok sıcaktı. ellerimi çok net hatırlıyorum. yine iki taneydiler. kollarımdan uzanan iki tane kuklacı. başka işe yaramazlardı. kapı açamazdım. sigara yakamazdım. parmaklarımı sevmiyordum. sevememiştim bir türlü. insanların elleri, parmaklarıyla barışıktı her zaman. benimkiler kendi aralarında bile çatışıyorlardı sürekli. kulaklarımı seviyordum. kolumun etli kısmını ısıtıp, kulağıma dayıyordum kışın. doğumgünümde kulağıma ekmek basmıştım. sıcacık.
o gün yapmadım. çünkü hava sıcaktı.
***
sabah kalkıp alarmı kurmuştum. erken kalkmıştım aslında. hep kurmayı unuttuğumdan, ertesi sabah için, zembereğini tam 19 tur çevirmiştim. yeterli olacaktı. sabah erkekliğimi tuvalette dindirdim, aynaya baktığımda gözlerimden yarısının açılamadığını farkettim. kafamı suya soktum, elimi yumruk yapıp gözlerimin yarısını açılabilir hale getirdim. çapaklarımdan kurtulduğum için mutluydum. tıraş olmam gerekliydi. ellerimle anlaşma yaptık. ben onları kullanacaktım, onlar da istedikleri elleri tutacaklardı. adildi.
tıraş oldum, sakince ellerimi aşağı indirip duvara yaslandım. susamıştım. beynimde saatler çalıyordu. işe geç kalıyordum. sigaramı kül tablasında söndürüp, kül tablasını çöp poşetine boşalttım. çöp poşedini güzelce bağlayıp akşam okuduğum gazeteyi de içine atmaya çalışırken poşeti yırttım. sıralamayı karıştırmıştım. yeni bir çöp poşeti alıp önceki çöp poşedini ve gazeteyi çöpe atıp ağzını az öncekinden biraz daha az güzelce bağlayıp sırtlandım. hazırdım. işe gidebilirdim. telefonum çaldı. ekranda muhterem bey yazıyordu. arayan muhterem bey'di. patronum. fotoğrafı çıkmasa farketmezdim. açmadım.
evden çıktım. hava çok sıcaktı. elimdeki poşedi kedileri kovup çöp konteynırına doğru salladım, isabet etmemişti. kediler kaçtı. sonra geri geldiler. 3 dakika sonra. attığım çöpte yemek bulma umuduyla birbirlerinden sakınarak ürkekçe gelmişlerdi. bulamadılar. emin olmak için herbiri 2 şer dakika çöpleri kurcaladı. hiçbirinin bulmadığından emin olduktan sonra cebimden dilimlenmiş fıstıklı salam çıkarttım tam 17 adet. her birine 4 er tane düşecekti. birine 5. hepsini tek tek isimleriyle çağırdım. 1. ye 4 salam verdim. hepsini yemişti. ama hala bekliyordu, geri kalanları farketmişti. 2. ye 5 salam verdim. 1. kıskançlıkla 2. ye baktı. 3. 4. ve 5. heyecanla beklemeye koyuldular. onlara 4er tane kaldığını öğrendiklerinde kavgaya başladılar. hiçbiri haksız değildi. ben de değildim aslında. ama bu ağlamama engel olamazdı.
muhterem bey sürekli arıyordu. başparmağım kırmızı tuşa basıyordu hemen arkasından. istemiyordu konuşmamı. mantıklıydı.
hava çok sıcaktı.
***
bir an aklım gitti. neden metrobüs durağında olduğumu, insanların neden bana baktıklarını anlayamıyordum. üzerimi yokladım. normaldi. pipim ve göğüs kıllarım görünmüyordu bu kez. göründüğü olmuştu. o zamanki hastane çok soğuktu. sevmemiştim, çabuk çıktım.
merakla bakan insanlara merakla baktım. gözlerimiz konuşuyordu. ama gözlerimiz birbirinin dilinden anlamıyordu. az kelime dağarcığımla "nasıl?" dediklerini anladım sadece, ben de "ne nasıl?" diye cevap verdim. ama kelimeler gözlerimizin arasındayken yere düşüyorlardı.
metrobüse nasıl bindiğimi de hatırlamıyorum ondan sonra. burası soğuk. bana yardımcı olabilecek hiçbir şey yok.
***
babam annemi sevdiğinde tarih 12 aralık 1972'ydi. bundan 15 sene sonra bugün adile naşit ölmüştü. ben doğduğumda yaşıyordu. kısa boyluydu. pörtlek gözleri vardı. zili vardı. müznir özkul kocasıydı. evliydiler ama kimse bilmiyordu. o zamanki ev sahiplerimizi onlara benzetirdim. annem ayıp derdi.
babam annemi ilk gördüğünde tarih 2 temmuz 1972'ydi. babamlar halamgillerle denize gitmişlerdi. annemler de dedemlerin yazlığındalardı zaten. babam annemi gördü. konuştular. ama o zaman sevmemişti hiç. bundan 5 ay 10 gün sonra sevdi. bundan 2 yıl 5 ay 14 gün sonra da ben doğdum. eğer 6 gün önce doğsaydım, babamın annemi sevdiğinin 2. yıldönümünde doğmuş olacaktım. ama hata benim değildi. doğduğum gün hava çok soğuktu. ağlamıştım.
kardeşim yoktu. aslında vardı. bana söylemeseler de, daha doğrusu öteki türlü anlatsalar da, ben öldürmüştüm onu. yok etmiştim. o doğduğunda ben 5 yaşındaydım. evin prensiydim. tek kelime konuşamama rağmen ağzımın içine bakıyorlardı. ellerimle kalem tutamasam da sürekli oyuncak alıyorlardı. o doğduktan sonra, konuşabildiği haline dayanamayacağımı farkedip, yatağındayken yüzüstü çevirmiştim. tarih, 11 ağustos 1979'du. sabah kalktığımda annem ağlıyordu. babam beni halamgillere yollamıştı. orada radyo dinledik, sonra adamlar geldi. yanında babam vardı. sonra beni götürdüler eve. evdeki beşiği atmışlardı. sonra bu olay hiç konuşulmadı. ben de anlatmadım kimseye.
o gün hava çok sıcaktı. onu çok net hatırlıyorum.
***
uyandığımda iki kişilik penceresiz bir odadaydım. üstümde çok yoktu ama kan vardı. hiçbir yerim acımıyordu. ama hiçbir yerimi hissetmiyordum da. ellerime baktım, boyunlarından yatağa bağlanmışlardı. "ah," dedim. "lan hadi ama yaa." aynı yerdeydim. bu hastaneyi sevmiyordum. bence çok flu bi yerdi burası. sürekli ilaç veriyorlardı. hap verdikleri zaman kusabiliyordum. ama bazen iğne vuruyorlardı. o zaman kusamıyordum. daha doğrusu kusunca iyi olamıyordum. ama ellerim beni dinliyordu o zaman. durun dediğimde duruyorlardı.
sayısız kere uyudum uyandım. rüya görmedim. tarihler gözümde rakamlara dönüyorlardı. renklerin tadı ekşiydi. kedilere salam vermiştim. muhterem bey adlı patronum aramıştı. telefonum yanımda yok. çalmış olmalılar. insanlar çok açgözlü.
tuvaletim vardı. yaparsam onlar temizlemeliydi. cezalandırmak için üzerime yaptım. sıcaktı. hoşuma gitti. kafamı çevirebildiğim kadar çevirip yastıksız yatağa bastırdım. kalp atışımı duyabiliyordum. çok yavaştı. uyumuşum.
yanıma birkaç kişi geldi. en uzunu 144 saniye yanımda durup gitti.
sakallarım uzamıştı 9. gün. iyi ki işe gitmek zorunda değilim. ellerim anlaşmanın suya düştüğünden korkup bana kızdılar. haklılardı. çünkü anlaşma suya düşmüştü.
***
uyandım. gazete okudum. adam öldürmüştüm. kaçarken durakta bir kadını daha öldürmüşüm. bir sürü bir sürü şey. "soğuk kanlı katil" yazıyordu. yalancı gazeteciler. ben soğuk sevmem. kışın doğdum ben. soğuk sevmiyorum. alarmımı kurup uyudum. salamlı sandviç yaptım. sigara içtim. uyandım. gazete okudum. uyudum.
Hikayelemelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayelemelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18.11.11
1.3.09
İsimsiz (bölüm 1: misket)
hayatının merkezindeki pusulanın camı tozla kaplı, silsen temizlenmez ki hangi bez o kiri yadsır, kim bilir.
saysam kendisi dahi inanmaz gözlerle gözüme bakar, söylediğim yalanların biri bin para, o kadar diyim size. neler çekmiş, kim elini sobaya tutmuş ve daha nice nice suçlar, cezalar…
ne ayrılıklar geldi ki, geçit töreni bir o kadar eğlencesiz ya da donuk. oynamaz, sahnenin oyuncuları aptal, “ben burada ‘heey!’ mi diyordum? yoksa, ‘yuppi!’ diyen miydim?”. kes!
inanmaz, sorsam bana da “inanamam” der. bir meleke değil, anlatamadım. ha doğruluğuna da inanmaz, yeti olduğuna. anlamaz da. dinlemez çünkü. onun kulağı yok, yapamaz. hayatta inanmam buna ben.
***
bir gün birini sever bu. o gün karar verir. “ben,” der “seveceğim onu. hatta bugün, evet sevdim galiba.” sonrasında özler, 10 dakika sonra arzular. ertesi gün kızın adını öğrenir, sonra unutur. kimi özlediğini bilmek ne büyük özlemdir, ah!
evet, ben de bilmiyorum ismini. sayısız isim takma çalışmam oldu, sayısız defa direkten döndüler. hiçbiri oturmuyor nedense, kayıyor.
“onela.” bu olsun. “onela ses ver?”
oldu sanırım.
***
onela, çocuklarla top oynar hep. misketlerini paylaşır, dağ bayır dolaşır ve misket oynayacak çocuk arar. kendi misketlerini ikiye bölüşürler önce, sonra çocuk bunu üter, bütün misketler çocuğun olur. şu ana dek yenildiği 5110 çocuğa misketleri nereden bulduğunu söylememiştir, merak da etmemişlerdir. ben ettim, cevap alamadım. kızdı, korkumdan sustum.
dilenci çocuklara dondurma alır. elinden tutar, dondurma dolabına giderler beraber. “ama buzparmak alma, boğazını şişir onlar.” onu diğer insanlardan ayıran kilit özelliktir.
***
ben onun hiç ağladığını duymadım. sessiz ağlar çünkü. gözlerinin içindeki yarı saydam buğu görünmez olur. sadece göz kapaklarından ses çıkar. ve o ses, ödünü koparır. neden ağladığını da unutur, ağladığını da.
bir de kaval sesinden korkar. ödü kopar, dimağı kilitlenir. sebebi yokmuş bunun. öyle söyledi, inanmadım.
***
onela, benim hiçbir şeyim. onu öyle anarak kimseye duyurmadığım yeteneklerimi ondan da saklamış oluyorum. hüsnü kuruntuludur, kendinden kıskanır, beni yok eder, kovar. bazen bu yüzden intihar edebileceğini bile düşünüyorum. o yüzden o benim hiçbir şeyim, tanımam etmem. aramızda kalsın, öğrenmemeli. lütfen.
onun bi tane uçağı var. bildiğin uçak, iki kanatlı üç motorlu, pervaneli. 12’li araba setiyle beraber almıştı sanırım. ikisi de eski çünkü. misketlerini ona buna vermeyi seven birinin nasıl hala uçağı ve 12 arabası kalabiliyor, şaşıyorum. sorsam, “hadi canım. var mı gerçekten?” der. bu kadar iyi rol yapabilen başka bir insan bulamazsınız. sakın aramayın zaten. yolunuz onela’yla kesişirse, bu sizin için ilk olur. ilk kez onun gibi birini tanımış olacağınız için, duygularınıza hakim olamazsınız. çünkü hiçbir zaman karanlığa gülerel gidemezsiniz. bilirseniz. karanlığı. evet, size bir iyilik yaptım.
***
onela artık mutsuz. başından çok şey geçti. hiç misketi kalmadı. uçağı da kayıp. laf arasında sordum, “nerde uçak?” diye. yok dedi, gitmiş. kabul etmesi bile fena. gitmiş demek. nereye?
gözleri kapalı dolaşıyordur muhtemelen, dedim ben. nereye gittiğini o dahi bilmiyordur. ya misketlerin izinde kurtuluş arıyordur; ya da sadece o da ayrılmak istemiştir. herhangi bi yere.
bana asla ailesinden de bahsetmedi, evinden, annesinden, babasından, onların ne kadar hayvan olduklarından, kış soğuğundan, sobada yanan kitaplarından, okuldan, etine batan dolma kaleminden, babasının hediye ettiği ama zayi ettiği dolma kaleminden, ondan, asla düzeltemediği saçlarından, kedisinden… hiçbirinden bahsetmedi. keşke burnumu sokmasaydım ben de. şüphe etmezdim o zaman.
evini buldum, takip ettim bi gün. bir torba misketle çıktı elinde.
ertesi gün babası peşinden ayakkabı fırlattı, torba yere düştü, gülerek topladı.
sonraki gün, misket kalmamıştı. ama babasının başka ayakkabıları vardı. biri kafasına geldi. düştü. kaldıramadım, görürse bana küserdi. hiç çekemezdim. ayağa kalkmaya çalışmasını izledim, acıyla, öfkeyle.
gidip babasını dövebilirdim, yapabilirdim bunu. gözlerini oyabilirdim, annesini cezalandırabilirdim. eğer ilk kez gördüğüm, gözlerinde onun babası olduğunu yazmasaydı, tanımasaydım. yapardım bunu.
onela da öyleydi.
şimdi kendini cezalandırıyor.
bir gün evden çıktı. hangi ev, kimin evi bilmiyorum, ordaki işini de.
dağ bayır dolaştı. çocuktan misket istedi. çocuk vermedi, çocuktan misketlerin yarısını aldı. çocuğa oyun teklif etti. çocuk reddetti. çocuğu dövdü. çocukla oynadılar, çocuk kazandı. çocuğu dövdü, çocuğun misketlerini aldı. evden aldığı boş poşede koydu. “onlar,” dedi. “onlar benim.”
çocuk ağlıyordu, onela da.
saysam kendisi dahi inanmaz gözlerle gözüme bakar, söylediğim yalanların biri bin para, o kadar diyim size. neler çekmiş, kim elini sobaya tutmuş ve daha nice nice suçlar, cezalar…
ne ayrılıklar geldi ki, geçit töreni bir o kadar eğlencesiz ya da donuk. oynamaz, sahnenin oyuncuları aptal, “ben burada ‘heey!’ mi diyordum? yoksa, ‘yuppi!’ diyen miydim?”. kes!
inanmaz, sorsam bana da “inanamam” der. bir meleke değil, anlatamadım. ha doğruluğuna da inanmaz, yeti olduğuna. anlamaz da. dinlemez çünkü. onun kulağı yok, yapamaz. hayatta inanmam buna ben.
***
bir gün birini sever bu. o gün karar verir. “ben,” der “seveceğim onu. hatta bugün, evet sevdim galiba.” sonrasında özler, 10 dakika sonra arzular. ertesi gün kızın adını öğrenir, sonra unutur. kimi özlediğini bilmek ne büyük özlemdir, ah!
evet, ben de bilmiyorum ismini. sayısız isim takma çalışmam oldu, sayısız defa direkten döndüler. hiçbiri oturmuyor nedense, kayıyor.
“onela.” bu olsun. “onela ses ver?”
oldu sanırım.
***
onela, çocuklarla top oynar hep. misketlerini paylaşır, dağ bayır dolaşır ve misket oynayacak çocuk arar. kendi misketlerini ikiye bölüşürler önce, sonra çocuk bunu üter, bütün misketler çocuğun olur. şu ana dek yenildiği 5110 çocuğa misketleri nereden bulduğunu söylememiştir, merak da etmemişlerdir. ben ettim, cevap alamadım. kızdı, korkumdan sustum.
dilenci çocuklara dondurma alır. elinden tutar, dondurma dolabına giderler beraber. “ama buzparmak alma, boğazını şişir onlar.” onu diğer insanlardan ayıran kilit özelliktir.
***
ben onun hiç ağladığını duymadım. sessiz ağlar çünkü. gözlerinin içindeki yarı saydam buğu görünmez olur. sadece göz kapaklarından ses çıkar. ve o ses, ödünü koparır. neden ağladığını da unutur, ağladığını da.
bir de kaval sesinden korkar. ödü kopar, dimağı kilitlenir. sebebi yokmuş bunun. öyle söyledi, inanmadım.
***
onela, benim hiçbir şeyim. onu öyle anarak kimseye duyurmadığım yeteneklerimi ondan da saklamış oluyorum. hüsnü kuruntuludur, kendinden kıskanır, beni yok eder, kovar. bazen bu yüzden intihar edebileceğini bile düşünüyorum. o yüzden o benim hiçbir şeyim, tanımam etmem. aramızda kalsın, öğrenmemeli. lütfen.
onun bi tane uçağı var. bildiğin uçak, iki kanatlı üç motorlu, pervaneli. 12’li araba setiyle beraber almıştı sanırım. ikisi de eski çünkü. misketlerini ona buna vermeyi seven birinin nasıl hala uçağı ve 12 arabası kalabiliyor, şaşıyorum. sorsam, “hadi canım. var mı gerçekten?” der. bu kadar iyi rol yapabilen başka bir insan bulamazsınız. sakın aramayın zaten. yolunuz onela’yla kesişirse, bu sizin için ilk olur. ilk kez onun gibi birini tanımış olacağınız için, duygularınıza hakim olamazsınız. çünkü hiçbir zaman karanlığa gülerel gidemezsiniz. bilirseniz. karanlığı. evet, size bir iyilik yaptım.
***
onela artık mutsuz. başından çok şey geçti. hiç misketi kalmadı. uçağı da kayıp. laf arasında sordum, “nerde uçak?” diye. yok dedi, gitmiş. kabul etmesi bile fena. gitmiş demek. nereye?
gözleri kapalı dolaşıyordur muhtemelen, dedim ben. nereye gittiğini o dahi bilmiyordur. ya misketlerin izinde kurtuluş arıyordur; ya da sadece o da ayrılmak istemiştir. herhangi bi yere.
bana asla ailesinden de bahsetmedi, evinden, annesinden, babasından, onların ne kadar hayvan olduklarından, kış soğuğundan, sobada yanan kitaplarından, okuldan, etine batan dolma kaleminden, babasının hediye ettiği ama zayi ettiği dolma kaleminden, ondan, asla düzeltemediği saçlarından, kedisinden… hiçbirinden bahsetmedi. keşke burnumu sokmasaydım ben de. şüphe etmezdim o zaman.
evini buldum, takip ettim bi gün. bir torba misketle çıktı elinde.
ertesi gün babası peşinden ayakkabı fırlattı, torba yere düştü, gülerek topladı.
sonraki gün, misket kalmamıştı. ama babasının başka ayakkabıları vardı. biri kafasına geldi. düştü. kaldıramadım, görürse bana küserdi. hiç çekemezdim. ayağa kalkmaya çalışmasını izledim, acıyla, öfkeyle.
gidip babasını dövebilirdim, yapabilirdim bunu. gözlerini oyabilirdim, annesini cezalandırabilirdim. eğer ilk kez gördüğüm, gözlerinde onun babası olduğunu yazmasaydı, tanımasaydım. yapardım bunu.
onela da öyleydi.
şimdi kendini cezalandırıyor.
bir gün evden çıktı. hangi ev, kimin evi bilmiyorum, ordaki işini de.
dağ bayır dolaştı. çocuktan misket istedi. çocuk vermedi, çocuktan misketlerin yarısını aldı. çocuğa oyun teklif etti. çocuk reddetti. çocuğu dövdü. çocukla oynadılar, çocuk kazandı. çocuğu dövdü, çocuğun misketlerini aldı. evden aldığı boş poşede koydu. “onlar,” dedi. “onlar benim.”
çocuk ağlıyordu, onela da.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Buraya Kadar İnebilenlerin Kahvaltısı