İçimden Gelen Bir Şey Olsun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İçimden Gelen Bir Şey Olsun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.5.14

Heba

Merhaba Polat, Uzun zaman olmuştu. Çok uzun. Kelimelerin değişti, kurduğun cümleler farklılaştı. Ama her zamanki müstehakların ve hebaların içerisindesin. Kendini rahatlatmaya çalışıyorsun. Olmuyor. Çok üzücü bir haberim var, olmayacak. Rahatlatamayacaksın. Onlarca senedir rahatlatamadın kendini. 5 senelik bir uykudan uyandın artık.

Merhaba Polat, sana bu mektubu cehenneminden yazıyoruz. Kendinden. 1000 yıldır yandığın ateş çukurundan, güvendiğin dağlardan yazıyoruz. Baban ve annenle beraber, "o"nunla birlikte. Yol kenarından, yanıldığın tüm başarılarınla yazıyoruz. Özür dilediğin tüm insanlarla beraber, seninle birlikte yazıyoruz polat. Bu sefer birleştik. Birleştik ve yardım etmek istiyoruz. Bu sefer çok farklı biliyoruz, akli melekelerde teşevvüş için şüphe ediyorsun, görüyoruz. Onlar sadece o zannediyor, anlatamıyorsun farkındayız. Ama sorun sadece o değil biliyoruz. Gökyüzü neden gri bilmiyorlar, bilmedikleri için onları suçlayamazsın.

Korkma. Bir faydası olmayacak. Sen korktukça bir şey değişmeyecek. Belki bu satırlarla da rahatlayamayacaksın.

Çok uzun zaman olmuştu polat. Çok uzun. Kelimelerin değişmeden önce, kurduğun cümleler farklılaşmadan önce böyle rahatlayabiliyordun. Binlerce tepe gezdin, inmediğin çukur kalmadı yine buralara geldin. Geldin diye buradayız.

İlk öldüğün zaman çok zordu. Herkes için. Görmedin. Ağıtlar yakıldı cenazende. Aradan aylar geçti, birkaç fotoğrafta annenin gözyaşında yaşadın sadece. Aradan yıllar geçti, ikinci ölümün geldi arkasından. Yas tutuldu, helvalar dağıtıldı. Alışılagelmiş beyanatlar sunuldu. Sözler söylendi. Bir ergenin kendi cenazesi hayalinden farksızdı herşey. Oysa "bu yaşa getirdin beni" diyordun sen kendince. Bu yaşa getirdin beni, gençtim. Almadın canımı.*

Merhaba Polat. Ziyan etme artık.

Biliyoruz. O bağı hissedebiliyorsun, o bağın ne kadar güçlü olduğunu görebiliyorsun. İnsanlar sana inanmasa da dünyada çoğu insanın vakıf olamadığı o bağa vakıf olduğunun farkındasın. Anlatamıyorsun. Bildiğin ve bildiğimiz çok net bir şey var. Bu böyle olmamalı. Bu sefer olumlu sonuçlanmalı. Bu son şansın evet. Evet daha sonra bir şey olmayacak çünkü kendini tanıyorsun. Daha sonra bu büyük buhranı büyük bir küsme alacak yine akli melekelerde sıkıntı olacak. Ama olmuyor. Anlatamıyorsun bile.

Merhaba Polat, yaşamaya çalış. Korkma, korktuğun zaman bir şey değişmeyecek. Yine anlatamadın, boş satırlarını defalarca okudun.


* Münacaat - İsmet Özel


17.9.11

Boyun Fıtığı

Sol omuzumda bir ağrı var. Üstün bir ağrı, hala canımı yakıyor. Parmaklarımı uyuşturuyor. Bugünlerde bu ağrıyla yürüyorum, ilerliyorum. Aldığım ağrı kesiciler mideme inmeden boğazımı yakıyor.

Hadi biraz dinleyelim o zaman.

http://youtu.be/YAOTCtW9v0M

şimdi biraz daha iyiyim.

31.3.11

Bin Hayat

Anlatılmış en basit hikayelerden bir farkı yoktu. Bir ev manzarası resminin içinde bulunan/bulunması şart olan klasik bir çerçeveden farkı yoktu. Sayı saymayı yeni öğrenmiş bir çocuğun, sıralamayı tamamlarken son sayıları bilmediği için benzer ve anlamsız kelimeler söyleyerek kusurunu örtmesi kadar klasikti. Dört, beş, altı, yedi, seriz, dogz, om...

Karnında bir sancı vardı, diğer klasikler gibi. Onlarda bu anlamsız duyguyu "sancı" diye adlandırırlardı. Nevi şahsına münhasır diye adlandırabileceği hiç bir şey kalmamıştı artık. Düşünebiliyordu, konuşabiliyordu fakat bunlar ona bir fayda sağlamıyordu. Karnındaki "sancı". Diğerlerinin karnındaki sancıyla aynıydı. Kasvetli havalardan bahsediyordu. Sanki bunun başka bir betimlemesi varmış gibi. "Kasvet" sanki sadece onun kullandığı bir kelimeymiş gibi.

***

Kullanılmış bir orospu çocuğundan başka bir şey değildi...

Kağıt parçalarından daha kıymetsiz olduğunu bile bile, sürekli bir umudun peşinde koşma çabasının ona verdiği gelişmiş kaslar ve karnında anlamsız acının amacını düşünmekten başka ne çaresi vardı ki... her zamanki programlarından öteye gidemeyen ve bir şeyler için çabalarken bile bunun yanında kaybını görebilen nadir insanlardandı...

Kim gelmiş kim geçmiş düşünmeden sadece kendisini nereye sürüklediğini düşünen adam.. bu adam nerede?

***

Her gün aynı saatte masasının başına geçiyordu, her gün aynı saatte... Hiç şaşırmazdı, saat 4 te masasının başına geçer ve daktilosundan çıkan seslerin gelmesini beklerdi. Bu işi edindiği zamanlar ne düşündüğünü merak ediyordu şimdilerde. Annesinin "oğlum doktor olacak" klişesini aklına getiriyor ve sürekli geçmişe dair düşüncelere dalıyordu. Daktilosundan ses gelmesini beklerken kafasındaki seslerle meşgul oluyor, edindiği işi kaybediyordu. Kazançlarını sayamazken kafasında "zaten kelimesi burda kullanılamaz" gibi aptal kurallar doluyor ve kınama isteği gittikçe arıyordu. Neyi? nedir, bunlar onun kaybettikleri mi kazandıkları mı ? Yoksa basit bir hikayede konu olacak kadar mı standart?

Nedir, kalbinin atışları mı yoksa atmayışları mı etkileyen?

Çevresinden gelen tavsiyeler "caba" konumunda, bakkal Murat, Postacı Ahmet, mahallede herkesin tanıdığı ve gözünün üzerinde olduğu Alev ve kırmızı sporayakkabılarıyla yırtık bir topla sürekli duvara şut çeken küçük Ozan'dan başka bir çevresi yoktu. Bir zamanlar kaybettiği ve aslında pekte samimi olmadığı Uğur amcasının, babası küçük olduğu için kafasına kaktırarak "bu çocuktan bir şey olmayacak, geleceğini garantile bari" gibi çivilemeleri sayesinde ve ufak tefek küçük işlere girerek kazandığı 3-5 kuruştan başka hiç bir geliri yoktu. Sabahları yapacak hiç bir şey bulamadığı için bir şeyleri sabitlemeye çalışma sabit-düşüncesi yüzünden saat 10 da kalkar, 10 dakka sonra 10 adım ilerdeki bakkal Murat a gider ve 1 ekmek alırdı, çöpünde her 3 günde bir 1 küflü ekmek bulabilirdiniz. 10:10 geçe duvara şut çekmeye çalışan Ozan'ı gördüğü zaman "bugünde diğer günlerden biri" diyerek "neden erken uyanmadım ki" cümlelerini ardarda düşünüyordu.

-nasılsın Murat abi,
+iyidir gülüm, sen nasılsın?
+eh işte aynı şeyler.

Ne alacağını bile söylemez, Bakkal Murat poşete 1 ekmek ve 1 paket sigara koyar ve "iyi günler" derdi. Bakkaldan çıkınca gözleri gizli gizli etrafı keser ve uzun zamandır süren yalnızlığına dair bir ters tepki - doğal olarak - olan karşı cinse karşı aşırı ilgiyi örtemeyecek kadar keskindi etrafı kesişleri. Eve girer ve masanın üstüne ekmeği bırakır, dolaptaki bir kaç dilim peyniri dışarı çıkarır ve çayın demlenmesini beklerken Televizyonu açıp siyasetçilere ve pop şarkıcılarına küfür ederdi. Televizyon kısa esler verdiği zaman küçük Ozan'nın top oynarken çıkardığı sesler ve her seferinde dışardan evinin 2 kat aşşağısındaki Mert abinin oğlu küçük Deniz'e "Hadi aşşağı gel top oynayalım" seslerini duyarak kahvaltısını eder ve ne yapacağını düşünmeye başlardı.


***

Her uyandığında televizyonu açardı. Çevresindeki diğer kızlar gibi düşünmüyordu. Aslında onlar gibi olmaya harcadığı çaba onu yormuştu. Çünkü duyarsızlık ona çok huzurlu geliyordu. Bütün kızlar duyarsız değildi elbette. Sadece onun çevresindekiler bu duruma uygundu.

Bugünlerde televizyonu açmak bir işkence gibiydi. Yine her sabah olduğu gibi uyanır uyanmaz televizyonu açtı. İçi burkuldu, nefesi kesildi, lanet okumaya başladı. Bunlar her sabah olduğu gibi nüksediyordu. Biri başka bir "biri" ni bombalıyordu. İnsanlar ölüyor, çocuklar ağlıyordu. Bir erkek eşini ve çocuklarını doğramıştı, Ülkenin siyasi makamları üstü örtülü bir şekilde hala "sizler salaksınız" diyordu. 15 yaşında çocuklar dilendiriliyordu. Yaşlı bir teyze günü bitirmek için uzandığı/uzanmak zorunda olduğu bankta donarak ölmüştü. Yani her şey aynıydı. Günün başlaması için yeterli düzeyde pislikleri depoladı ve dışarı çıktı. Herhangi bir yoldan geçerken üzerine üzerine gelen sapıkça bakışları görmezden gelmeye alışmıştı. Küfür ede ede ilerliyor etrafına bakmadan yürümeye çalışıyordu.


***

Daha 5 yaşındaydı, dışarda arkadaşlarıyla top oynamak, yerlere tebeşirle bir şeyler çizmek, duvarlara kale çizmek ve daha nicesi. Buydu onun hayatı. O tüp niye patladı ! neden? Neden onun evinde yangın çıktı? Neden annesini ve babasını kaybetti? Neden? Başka bir ev yanamaz mıydı? Başka 5 yaşında bir çocuk yok muydu? Niye o?

***

12 yaşındaydı, arkasındaki tanklara o kadar alışmıştı ki artık bunun bir doğallık olduğunu sanıyordu. Postallarıyla sert sert toprağa basan askerleri görmek istemiyordu artık. Petrol falan diyordu etrafındaki büyükleri, ne petrolü? petrol nedir? Arkadaşlarına soruyordu petrol nedir diye, siyah! O kadar siyahki içlerini karartmış.

***

Vurmak zorundaydı, o gün o bardan çıkarken elindeki silah damarlarındaki alkol kadar gerçekti, ama bir gerçek diğer gerçeği düşünmesini engelledi. O vurmak zorunda olduğunu düşünüyor ve o elindeki silahın buz gibi yapışkanlığının farkında olmuyordu. Bastı... Bastı tetiğe, hiç bir şey eskisi gibi olmayacak artık mahallesinde yürüdüğü o sokakların hayalini kuracaktı. Bastı tetiğe, artık yanına gidebileceği bir kız arkadaşı yoktu, artık kardeşim dediği arkadaşlarının yanına gidip birer bira eşliğinde dertleşemeyecekti. Bastı tetiğe, her şeyi değiştirdi. 10 dakikada 2 hayat değişti. İkiside ölüm, biri parmaklıklar ardında olsada.

11.12.10

Başlık düşünerek geçirdiğim uzun zaman

Bugün sırf öğrencilik zamanlarımı özledim diye burada hala öğrenci olan arkadaşlarımla beraber, hani şu olur ya; 3 yemek 3 lira yerleri, hah işte tam onlardan birinde tok olmama rağmen yemek yedim. Özlemişim, okuduğum yerde 3 yemek 3 lira yerleri olmasa bile.

iki yudum çayın vereceği muazzam hazzın farkında olan bir gencin uzaktan yakına sıraladığı tüm arkadaşlarının yanında olması isteğine bağlı doğan özlem duygusunun doğurduğu duygunun açtığı kısa ve bir o kadarda güzel tebessüm ün verdiği bir cümledir bu. Daha da uzayabilirdi. Küfretmeyin.

Bugün sırf öğrencilik zamanlarımı özledim diye, burada hala öğrenci olan arkadaşlarımla otururken onlara hani olur ya; yeri sevmesede öğrencilik zamanını özlediği için başkalarına nasihat verme çabasında bulunan kişiler, hah işte tam o kişinin durumdayken "bu yılların kıymetini bilin" dedim. Özlemişim, okuduğum yerde bunu kimseye söyleceğimi hayal edemesem bile.

Nasılsın dedi bir arkadaşım, iyi olmaya çalışan bir adamın yanında dolaşan kötü gün dostu arkadaşın, yapmacık sanılsada samimi bir şekilde arkadaşının omuzuna dokunmasından sonra içinden gerçirdiği üzüntüyü anlayan bir adam gibiyim dedim, Daha da uzayabilirdi. Küfretmeyin.

Bugün sırf müzik dinlemeye ayırdığım vakitten hayıflanmayayım diye mp3 listesine hep dinlediğim ve sıkıldığım şarkıları bile attım. Özle.... öyle işte.

Bir zaman geliyor ve virgülden sonra "ve" kullanmak istiyor bünye, melankolikliği sevmesede melankolik davranan, geçmişe mi kızgın geleceğe mi kızgın kendisi bile bilmeyen, kravatlar takarak kravatlı şehirlerden nefret eden, burnu bir bokun kokusunu bile algılmayacak derecede çürümüş, pis, kendisine sorduğu soruların cevaplarını sürekli aldığı için "kendini tam olarak anlamanın" aslında çokta sağlıklı bir şey olmadığını, sıkıcılığını ve uzun cümle yazma isteğinden dolayı ona küfreden arkadaşlarını, onların arkadaşlarını, rus yazarların çoğunun yaptığı gibi sürekli betimlemelerle uğraşan, aslında özgünlüğüne dair çok fazla şey yapabileceğini bile bile inside man in söylediği gibi "neden mi yaptım? çünkü yapabiliyorum." mantığı ile hareket ederek bir paragraf yazıyor bünye. Daha da uzayabilirdi, ama bu sefer küfredin.

12.10.10

7 Kelime

Bana bu lazım herhalde.

Yukardaki cümleyi neden yazdığımı açıklamıyacağım. Algılamasanız da olur. Belki anlayanlar da olur.

Sana ne lazım?

Kuruşu kuruşuna biriktirdiğim bir gözyaşı, bazılarının yüzünü yıkasın diye. Ben buyum, daha öteye gidemiyeceğime eminim... Belagat yok! abartıda.. Kırmızı bir paketin üzerine eğilmiş bir şekilde bekliyorum. Ellerimi her uzattığımda kırmızılıklar elime bulaşıyor, ve damla damla akıyor. Ne olduğunu anlamıyorum, sonra bir orospu çocuğu geliyor ve diyorki "uyan" Gözlerimi açıyorum, ellerim yastığın üstünde. Avucumu açıyorum, damlayan bir kırmızılık yok. Gözlerimi ovuşturmuyorum, kalkıyorum ve hatırlamaya çalışıyorum, bu paket ne? Anlamıyorum, sonra gözlerimi kapatıp rüyamda Freud u arıyorum, acaba bunu nasıl tahlil ederdi diye merak ediyorum, cinsellikle veya şiddetle bir ilgisi var mı merak ediyorum. Arıyorum arıyorum arıyorum ve unutuyorum... Başka bir rüyanın içindeyim ve koşturuyorum, arkama bakmadan koşuyorum.. Sanki arkamda milyonlarca silahlı benim peşimden gelip midemi kurşunla doldurmak istiyorlarmış gibi hissediyorum, daha da hızlanıyorum. Sonra bir odaya giriyorum ve tekrar düşüyorum. Önümde kırmızı bir paket.. Nedir bu paket? Kafam neden bu pakete yaslanmış durumda? Ellerimle pakete dokunuyorum ve paket bir süngerin suyunu çıkarıyormuş gibi kırmızı kırmızı damlaları etrafına saçıyor.. Sonra yine aynı orospu çocuğu gelip "gerizekalı" diyor.. Tam onun boğazını sıkacakken uyanıyorum. Ellerim havada. Ne olduğunu anlıyor ve korkmaya başlıyorum. Delirmekten korkmak çok kötü bir şey. Belki delirmek güzel olabilir ama delirmekten korkmak ayrı bir dünya... Sonra hatırlamaya çalışıyorum, Ben kimden kaçıyordum? Hatırlayamıyorum. Ertesi gün yatağımın o pervasızca yorgunluğunu alabilirim bakışlarına yenik düşerek kafamı yastığa dayıyorum. O an aklıma geliyor Kırmızı paket... Kendi içimden ne saçmalıktı ama diyerek gözlerimi yumuyorum. Aklıma o geliyor, bilgisayarım, işlerim derken dalıyorum. Bu sefer bomboş bir odadayım. Korkuyorum, arkam önüm sağım solum her yer kapalı. Gözlerimi yumuyorum ve içimde o iğrenç düşme hissi... Kafamı kaldırıyorum ve ağzımdan çıkan ilk cümle: yinemi... Ellerime bakmadan Kırmızı paketi açmaya çalışıyorum, Saatlerce uğraşıyorum ama yapamıyorum. Sonra yine aynı orospu çocuğu... Ah bir yakalayabilsem !!! Bana yaklaşıyor ve "anla artık" diyor. Birden sanki bir şey anlıyormuş gibi kafamı sallıyorum ve gözlerimi ovuşturuyorum. Gözlerimi açıyorum ve yine aptal rüya diyorum. Tekrar dalmak için çabalarken bu sefer Freud e sormayı değilde rüya görmemeyi diliyorum. Dalıyorum ve bu sefer biraz önce içinde hapsolduğum yer olduğunu sandığım 4 tarafı kapalı bir kulubenin bahçesinde buluyorum kendimi. Kulube tamamen kırmızı... Omuzumda bir parmak hissediyorum ve arkamı dönüyorum. Yine aynı orospu çocuğu ! Yumruğumu sıkıyorum ve tam ona doğru gerilecekken bana "sen bir hiçsin" diyor! Sinirleniyorum ama hiç bir şey yapamıyorum ! Nefret ediyorum uyumaktan


Saatlerce ne olduğunu anlamaya çalışıyorum, ama olmuyor. Gitmiyor kafamdan o aptal kırmızı paket ve etrafındaki damlaları. Kan kokmuyor, o orospu çocuğunun yüzü gözükmüyor. Kulube yıkılmıyor ya da arkamda sandığım binlerce kişi aslında benim peşimden koşmuyor. Ne oluyor? O kulube nerden çıktı? Ne kırmızısı? Nefret ederim! paket mi? kan mı ?

Bana kendime gelmem için yardım etmiyor. Sonra anlıyorum nedenini, anlamak istemezdim bilinçaltımın arsızlığını! Bir bilinçaltı sahibine bu kadar gaddarca davranmamalı!

18.7.10

Sıkıntı Apartmanı

Artık sıkılmanında ötesine geçmek. İşte bütün mesele bu. Anlatılmaz yaşanır bir durum yani..
Hayır "yapmak istediğim çok şey var fırsat yok" demiyorum. Bildiğin boş boş bakıyorum lan.
salak salak şeyler okuyup aptal filmler izlemekten de bıkmadım. Hayır bıkmadım. Net.
Üstelik ne yapacağımı şaşırdığım için uyumayı da tercih etmiyorum. Lan! ne diyorum?

Sıkıntının bir üst basamağına ip atıp yukarı çekilmek için ipe asılmamak yerine ipi neden attığımı düşünerek geçirdiğim zaman diliminde sıkıntıma sıkıntı katan o ipe ve adını koyduğum için çok mutlu olduğum "Sıkıntı Apartmanı" na teşekkür ediyorum.

Ben sıkıntı Apartmanı'nında oturan bir gencim. Evet bildiğin genç. Burdan diğer genç hatunlara selam ederim. Erkekler mümkünse siktir olup gitsinler.

Sıkıntı apartmanı 5 kattan oluşur ve asla "şirin mi şirin" olmayan bir apartmandır. Zannedildiği gibi sıkıntı apartmanında her gün aynı değildir. Belli bir yaşa kadar farklılaşmalar boldur. Önemli olan nokta ise bu yaştan sonrakilerdir.

Sıkıntı apartmanında yaşayan küçük bir çocuk çoğu şeyi yaptıktan sonra yapacak bir şeyler aramaya başlar. Bulamaz. Sıkıntı apartmanı düzdür. Burda dünyanın en düz adamları yaşar. Apartmanda bir şeyler yapmayı bulamayan çocuklarda zillere basıp kaçarlar. Ama sıkıntı apartmanında oturan herkesin ortak yönü sıkılmak olduğu için kimse zillere basıp kaçan çocukların arkasından küfür etmez. Hatta çalan zillere bakmazlar bile... o yüzden bu apartmanda ZBK yani zillere basıp kaçmak hiç mi hiç eğlenceli değildir. Adı üstünde Sıkıntı Apartmanı.


Sıkıntı apartmanının 1. katı herzaman değişkendir. Aslında her katı değişkendir. Çünkü her dönem bir sıkıntı katı yukarı çıkarsınız. 5. kattan sonrası muammadır. Bilinmez. Ama 1. katın özelliği her zaman o apartmanda yaşamayan insanların varolmasıdır. 2-3-4 ve 5. katlarda böyle bi durum yoktur. Apartmanın sakinleri yer değiştirir o kadar.

Sıkıntılı katların her birinde bilgisayar-internet ve film üçlemesi mevcut. Bu insanların çoğu hali vakti yerinde ya da yerinde değil şeklinde nitelendirilemez. Çünkü sıkıntı apartmanı aslında bilinen başka bir apartmandan pek farklı değildir. Tek farkı sakinlerinin dönem dönem yer değiştirmesi olan bu apartmanın en kötü yanı kapıcısının bile sıkıntı duymasıdır. İç sıkıcı filmler izlenir, iç sıkıcı konulardan bahsedilir. Sıkıntı apartmanı aslında bilinen bir gerçeğin gizlenmiş olduğu gerçeğinden öteye gidemez. Çünkü farkında olmasanızda sizde bir sıkıntı apartmanında yaşamaktasınız. Bu yazıyı okuyan ve ya yazan kişi de sıkıntı apartmanında yaşar. Salmak ya da bırakmak ya da boşvermek değildir sıkıntı apartmanında oturmak. Kira bedeli yoktur. Kapıcı aidatı yoktur. İnsanlar sıkıntıdan yemek bile yapmayabilirler. Anlık duygu patlamaları onların sıkıntıdan düzüldükleri gerçeğini örtemez. Bir futbol maçı yüzünden mutluluk duymak bu apartmanın sakini olmanın en kısa ve net kanıtıdır.

Sıkıntı apartmanındaki çoğu insan salaktır. Hepsi sadece "izler" bazıları "dinler" bazıları "yazar" bazıları da "okur" bazıları - ki bu en sevdiğim türdür- hiç bir şey "yapmaz"

Bu apartmanda herkes in bir geçiş evresi olduğuna inanılır. Ama asıl boktan olay bu geçiş evresinin hiç geçmemiş olmasıdır. Sıkıntı apartmanında komşunuzun entrika dolu bir hayatı yoktur. Almanyada okuyan bir oğulları, Ankara da dayıları veya istanbulda ünlü bir akrabaları mevcut değildir. Hiç biri mahallede tren olmamıştır. Birden bire gürültüden kavga eden komşular görmeniz imkansızdır.

Bazen dışardan insanlar içeri gelir. Ama sadece gelir. Anında çıkarlar.

* 1. katta müzmin ve yeni birisi vardır. Sıkılmaya yeni başlamıştır. Bir şeyler aranmakta diğer taraftan da eski hayatındaki şeylere devam edip sıkıntısını yenmeye çalışmaktadır. Bu tür sigaraya yeni başlamış bir tiplemeden öte bir şey değildir. Kurtulması daha kolaydır.

* 2. katta yemek yapmayı yeni öğrenen tiplemeler sanki bunun çok eğlenceli olduğunu sanarak yeni yeni şeyler öğrenirler. Eski zamanlardaki arkadaşlarını pek aramamaya başlarlar ve "Sıkıntı" güncesine yavaş yavaş adapte olmuşlardır.

* 3. kat yani "hiç bir şey yapmayan" ve en sevdiğimiz tür olarak adlandırılan bu tiplemeler ise içlerinde bulundukları sefaleti bile siklemez bir tavırla "banane ya, sikerim ötesini" şeklinde bir bezmişlik ironisiyle yaşamlarına devam edip "ötesini" sikemezler. Onlar artık elmanın tam olmuş hali, bir pudingin en güzel kıvamı hatta bir kekin en güzel kabarışıdırlar.

* 4. katın diğer adı "vasat" tır. Bu katı kimse sevmez. Kapıcı bu kata çıkmaz. Çünkü bu kattaki insanlar 24 saat aynı şeyi yapar ve diğer şeyleri umursamazlar. Sabah 12 gibi uyanır facebook a tivitıra hatta tivibuya, televizyona bakarlar saat 14 te tekrar uyurlar. Varsa aile bireyleri gelir ve yemek hazırlar. Sıkıla sıkıla yerler. Gece 1 film izler daha sonra da tekrar uyurlar. saat 12 de kalkarlar ve sonra......

* 5. kat tarif edilemez. Bu frekansa ulaşmak öyle her babayiğitin harcı değildir. Çünkü artık filmde izlenmez internette de takılınmaz, işte aranmaz*, bir sevgili kişisi ile bile uğraşılmaz, porno izlenmez, karşı cinsi görmeyeli çoook uzun zaman olmuştur. her gün aynı şey yenir, ekmekler bayatlamıştır, aile bireyleri yoktur, okul yoktur, televizyon bozulmuştur, 4 yıldır görülen tek canlı türü "kapıcıdır" Kelimeler kifayetsiz bile değildir. O derece yani. Mutfaktaki bulaşıklar sıkıntıdan yıkanmıştır. İçindeki tek umut aslında film izlemeye devam etme içgüdüsünden başka bir şey değildir.. Bu tür türünün son örneği bile olamayacak kadar çoktur aslında. Ama göze çarpamaz çünkü hiç sosyalleşemez. Bu türün tek derdi nefes almak olsa keşke. Ona bile üşendiği bilinen gerçekler arasındadır.

* Kapıcı: Bu kapıcı aşmıştır. Bu apartmanda çalışmak 5. katta oturmaktan çok daha zordur. Bu kapıcının tek amacı aslında sıkıntısını yenmeye çalışmaktır. Onu 5. kattan ayıran tek özellik budur.

Sıkıntı Apartmanında bir gün diğer günden çok farklıdır. Çoook.

27.6.10

Söylenen bazı şeylere bazı yorum ve cevaplar

Şimdi bu altta yazdığım şeyler etrafta duyduğum ve beni sinir eden saçma sapan şeyler. Bunlara verdiğim cevaplar, sinir olduğun durumlarda altlarında cevap olarak mevcut. Şimdi ben sizlerle bunu niye paylaştım? Bilmiyorum abicim.

Bunların çoğunu televizyonlarda, etrafta 2 insan konuşurken umarsızca dinlemekte, arkadaşlarımda, kitaplarda, filmlerde gördüm. Hatta bazıları vardı ki masallarda.

Bu yazıyı okuyan bazı arkadaşlar Cihan Ceylan'ın "Sami Abi" karakterinden ya da Kaan Ertem'in "Erdener Abi" karakterinden etkilendiğimi düşünebillir. Olabilir. İki karakterde gayet gülerek okuduğum bomba karakterler sonuçta.


- Ben telefonu amaç olarak değil araç olarak kullanıyorum.
cevap/yorum: ben amaç olarak kullanıyorum amk. Ömrümün tek amacı telefondu. Be gerizekalı! telefon zaten nasıl amaç olabilir?


- Bazen yaşamak ölmekten daha zor geliyor.
cevap/yorum: Sanki dakka başı ölüyor da yaşamanın ölmekten daha zor olduğunu sanıyor gerizekalı.


- Ben olaya değil neticeye bakıyorum.
cevap/yorum: şimdi bu biraz uzun olacak. Bak arkadaşım, şimdi diyelim ki ormanda tek başına yürüyorsun. Etrafta da 15 tane sapık var. Gece geç saatler. Bu 15 sapık seni görüyor ve tek tek tecavüz ediyorlar tecavüz ettikten sonra da adamlar oraya 5 milyar bırakıyorlar, dedik ya sapık amk ne yapacağı belli değil. Olan sana oldu, mahvedildin, parçalandın, örselendim falan filan bilmemne ama olayın neticesinde orada 5 milyar kaldı... uyandığında ya da olay bittiğinde "ben neticeye bakarım, artık 5 milyarım var" diyorsan sen hakkaten o 15 sapıktan da betersin. Siktir git aptal.

- Abicim bu durumlar bana ters.
cevap/yorum: hangileri? ne diyosun abicim?


- Ben onu o kadar çok seviyorum ki o benim hayatımın anlamı.
cevap/yorum: sen hakkaten salaksın. Başka bir şey söylemeye gerek yok.

- Bence hayat aşktan ibarettir.
cevap/yorum: Senin aklındaki tek şey sex değilse eğer bende şu yaşıma kadar hiç insanları tanımamışım demektir.

- Benim uğurlu rakamım 8
cevap/yorum: Uğurlu rakam ne lan? yeni bi kelime mi o nedir abicim?


- Ben bu dünyaya çocuk getirmem.
cevap/yorum: Annen ve Baban şu anda bu pişmanlığı en yüksek derecede yaşayan insanlar...


- Bence aşk diye bir şey yok.
cevap/yorum: İyide banane amk?


- Ashqııııaaam bna pelush ayı aaaaalllll
cevap/yorum: inanmıyarrağım.


- E tabi sen anlamazsın senin tuzun kuru.
cevap/yorum: Bana tuzun kuru deyiminin hangi mantıkla kurulduğunu anlatacak olan arkadaşa 100.000 lira veriyorum.


- Ya kır düğünü mü yapsak yoksa şöyle 3 gün 3 gece arkadaşlarımızla eğlensek mi?
cevap/yorum: Sizin çocuklarınız olacak bide... yazık...


- Lamborghini gallardo Lp - 550 Valantino Balboni
cevap/yorum: saygılar abi.


- Ya ben Nietzsche yi okurum, okumakla kalmam anlarım, anlamakla kalmam anlatırım.
cevap/yorum: 1 belli... 2: zira başka bir yazar biliyorsan adımı değiştireceğim.
not: nietzsche den başka bir yazar okumadan etrafta dolaşan salaklar, yanın.

- En büyük Fenerbahçe
cevap: 2 - 2 mi?...

23.6.10

Sakin, Sükunet içinde, Rahat ve Huzur dolu.

Etrafta beyni sikilesice binlerce insan yaşayınca insanın içinden nefes almak gelmiyor arkadaş. Resmen adamı hayattan soğutmak üzere programlanmış insanımsı sürüleri üzerine konuşmak kadar da aptal bir şey olamaz. Şimdi izninizle bu aptallığı yapmak istiyorum.

Varsa gerizekalı bir durum bunu ancak salak olmayanlar görebilir ki buda en doğal olanıdır. Ama doğal olmayan bir şey var ki oda salak olmayan insan sayısının az olması. Beyin denen şeyden yoksun olmak bu gerizekalıların genlerinde var. Bu gerizekalılar kimler? Herkes... Ulan salaklar sürüsü acaba nefes almanız dünyaya ne kadarlık bir zarar veriyor? Ben cevaplayayım aslında çoğunluk size ait olduğu için pek fazla bir zarar yok, çünkü düzen bu salaklık üzerine kurulmuş.

Dünyanın her tarafında insanoğlu denen aptal aynıdır. Tüm dünyada bir tek insanoğlu yoktur ki "iki yüzlülük" denen şeyi bilmesine rağmen yapmamış olsun.

- hacı hayvanlar mı tek düzgün olan?
+ hayır ama senden daha salak değiller.

Düşününce insanlıktan nefret etmemek elde değil. Çünkü başka hiç bir canlı kendi ürettiği kelimelerin "olumlu bir şekilde" hayatta olmasından daha doğal bir şey yokken bu kelimelerin "tersi" durumda davranmaz!! Kendi ürettiği ve mantıken normal olması gereken şeylerin aksini yapan başka bir canlı yoktur. Tabi başka kelime üretebilen canlı türü varsa o başka... Zaten en korkuncuda bu amk. Bu "Riyakar" canlı türünden başka hiç bir canlı türü kelime üretemiyor. işte ben böyle olayın ta köküne sıçayım.


Dünyada tek zeki insan sen misin?
bunu soracak kadar aptal olanlar için cevaplıyorum "en azından senden zekiyim."

Laf sokmaya çalışmadan cevaplamak gerekirse, en azından algım çoğu insandan daha geniş ve dünyada yalnız değilim, algısı benim gibi geniş olan hatta daha geniş olan sürüyle insanla karşılaştım. Ama salak insanlardan daha fazla değillerdi malesef.


Alayınızın kafasına sıçayım. Üstüne alınan salaklarında kafasına sıçayım.

20.6.10

Bu resim hakkında çok konuşmaya gerek yok abicim.

Lan!

Şu sıralar manyak bir alkışlarla yaşıyorum hastalığı var içimde arkadaş. Geçenlerde yine o malum sitede dolaşıyordum (bkz: www.alkislarlayasiyorum.com) videolardan birini izlerken karşıma üstteki o yazılardan biri geldi. Bilen bilir o yazıların ne kadar garip hissettirdiğini. Adamlar nostaljinin bokunu çıkarıyorlar, güzelde oluyor.

hatta örnek vermek gerekirse;




Arkadaş ben bu radyoya yetişemedim ama bu nasıl bir duygudur ki o zamanlara bakarak insana garip hissettiriyor.

Neyse.

Orada bir yazı daha gördüm. Resmen içim acıdı. Yadigar Ejderle ilgili.



Bu resim hakkında çok konuşmaya gerek yok herhalde.

Şunu da belirtmeliyim, bu yazıda şu ana kadar yazdıklarım her ne kadar bir site tanıtımını andırsa da öyle değil. (bkz. ama vellakin öyle değildir) zaten kendini çok iyi tanıtmış bir site.

Amaç eskilerden bahsetmek ve birazda yurdum insanı portreleri.

mesela o mükemmel salaklaşma triplerimiz. "Çok iyi oldu çokta güzel iyi oldu taam mı" şeklinde başlayan ve 1-2 dakika boyunca bizi kahkahalara boğan cümleler bütünü.
Neyse ki 1-2 ay önce bir videoyla karşılaştım aynı sitede. O kadar güldüm ki, o kadar iyi tasarlanmıştı ki bunu tekrar burda yazmadan edemem; http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/27376/something-happened---dunyanin-sonu-film-fragmani

Educatedear a saygılarımı sunuyorum, mükemmel tasarlanmış ve hakikaten güldüren bu karmaşayı bize sundukları için tebrik ediyorum.

Sürekli bi köşe yazısı edası ve yazıyı "facebooklaştırma" çabama burdan selam ederim.


Bu arada Erman Toroğlu'nu reklamlarda oynatan arkadaşların yaşamlarındaki sorunları, yaptıkları ve yaşadıkları hatalardan dolayı bir psikologa gönderilmeleri için imza kampanyası düzenlemeyi planlamaktayım. Reklamın sonunda da "Ben aptal değilim" demiyor mu arkadaş...

Binlerce salak şeyi gözümüze gözümüze sokuyorlar. Abicim reklam çekmeyi bilmiyorsanız çekmeyin, hatta çekmeyi bilenlerde çekmesin ama reklama maruz kalmak insanoğlunun kaderinde var. Bir ara ABC reklamları vardı. Sinir küpü oluyordum. "e kapat televizyonu" olmuyor, bi yerlerden çarpıyor gözüne. Ondan önce "arı vız vız vız" reklamı vardı ki beni acılara gark etmiştir.

eskilere devam.

star wars.
lord of the rings.
matrix.
a clockwork orange.
amores perros.

hepsinden tekrar tekrar bahsetmeye gerek yok.

ama rica ediyorum LOTR üçlemesini bir gün zaman ayırıp tekrarlayın. Güzel oluyor.


Eskiden diyorduk. Bildiğin ATARİ vardı lan. Şimdi Nintendo var, hatta Xbox 360 ın son konsolunu gördükten sonra resmen para biriktirip alsam mı şeklinde düşüncelere sevk oldum arkadaş.

Bir kendi kendimle konuşma seansımı daha tamamladıktan sonra belirtmek isterim ki hala etrafımdaki sesleri dinliyorum. O yüzden pek fazla bir şey yok.

Resmen yazmak için yazmışım gibi hissediyorum.

7.2.10

Etrafınızdaki sesleri dinleyin

Uzun zamandır bu anı bekliyorum. En son gönderimin üzerinden 2 ay dan uzun bir süre geçmiş. 9.11.2009
Bu duyguyu hissetme çabası yaşadığımda oldu, bu duyguyu bastırma isteğide oldu. Etrafımdaki sesleri dinlemeye çalışırken buluyurorum kendimi. Bunu okuyan arkadaşım, eğer sende birazcık tesir gösterebildiysem bunu seninde yapmanı istiyorum. Sadece dur ve etrafındaki sesleri dinle, ama öyle basit bir şekilde değil. Sobanın yoğun bir şekilde yanarken çıkardığı sesi, ritmi dinle. Televizyondan çıkan sesi dinle, dışarda geçen arabaların kaç saniye arayla geçtiğine dikkat et... Bu seni bir zaman diliminin dışına çıkaracaktır. Her neyse. Anlatmak istediğim bir şey yok yine. Sadece paylaşmak istedim bunu. Kafamı kurcalayan o kadar çok soru varken uzun zamandır bunu yaptığımı hissettiğim için böyle söyledim. Resmen beynim boşaldı, boşalıyor. Salak salak şeyler düşünmekten kendimi alamıyorum, kelimeleri irdelemeye başlıyorum. Aslında "ne anlatmak istedi" değil de aslında "aslen ne anlama geliyor" şeklinde cümleler artmaya başladı. Kasılmalar yaşadıktan sonra belli şeyleri iyice idrak edebiliyordum. Üstelik karnımdaki bu sancının sebebini hala aklıma getirememişken.

9.11.09

Arpa boyu Otoyol

"And I'll smile and I'll learn to pretend and I'll never be open again and I'll have no more dreams to defend and I'll never be open again"

Neden şu şarkı sözleriyle giriş yaptım bilmiyorum, belki giriş yapamadığımdandır. Şu sıralar beynimde yankılanmaktalar… Dream Theater ı sevmesem bile. Bahanem ise “kevin moore’a saygım var abi ondan yani” ama külliyen yalan. Sevdim ulan işte şarkıyı ama dream theater ı hala sevmiyorum, Kevin Moore için valla abi…


Yine ben. Hoşbuldum. Neyse ki rutin Polat girişlerinden bir şey kaybetmemişim sanırım. Kuracak çok cümlem var bugün, ama yazmayı yeni öğrenmiş bir ilkokul çocuğu gibi hissediyorum. Nedendir bilmem? Boş geçen zamanlarımı telafi edebilecek kadar yetenekli değilim, neyse ki güneşe hala kızgınım belki bu yazmama yardımcı olan. Tanımlamaya çalışıyorum kesintileri ama olmuyor. Baksanıza bu yazıyı da “günlük” ten bir sayfaya çevirdim “Tanımlamaya çalışıyorum kesintileri ama olmuyor.” Ne demek? “bakkala gittim ama ekmek almaya takatim yok” gibi bir şey oldu bu. Çekilmez değil, belki sonuna kadar gitmezsiniz bile ama yine de içimdeki bu karalama isteğini yok edene kadar “kusmam” lazım.

Kusmam lazım, kusturmam lazım… koşmam ve midemin biraz daha bulanmasını sağlamam lazım. Bir soru yöneltiliyor o sırada “ne yapıyorsun” şeklinde. Her şey yarım kalıyor. Yolumu kesiyor ama farkındalığımı arttırıyor.
Bilmiyorum yine, binlerce soru var aklımda cevaplayamıyorum. Çok klasikleştim şu sıralar. Kamikaze, tepe taklak ya da 180 derece adı her neyse işte.. Bir dinlenme süreci gibi, fakat biraz agresif. Konuşmalar yarar sağlıyor bana, birazcık kötümserleşiyorum ve dökülüyorum. Ne kadar basit bir yapıymış. Biraz önce “tepe taklak” dedim de aklıma geldi, bunu geçenlerde öğrendim. Çok çok uzun bir zaman önce mahkumları ayaklarından asarak saatlerce bazen günlerce o şekilde bırakırlarmış. Hapisanelerden doğan bir terimdir “tepe taklak oldum” deyimi. Bir kişi aslında “tepe taklak oldum” derken neler anlatmaya çalıştığının farkında değildir, zaten bu yüzden tepetaklak olmuştur. Bu arada tepetaklak mı yoksa tepe taklak mı diye yazılıyor acaba? Alakalandırmadan bir daldan bir dala atlayabiliyor, örneğin ben tepe taklak oldum ama bu bilinen anlamında değil maalesef… Kanım çekiliyor gibi hissediyorum, birazcık olsa içinde bir şeyler bulundurmaya çalışan Darth Vader gibiyim. Onunla ilgili yazmıyorum aslında, ama onunla ilgili yazmayışımı etkiliyor maalesef. Lütfen, gerçekten onunla ilgili değil. Bu cümleler kanıt değil. Bir kasıt ya da itham içermeden… Kanım çekiliyor dedim ya hani 6,5 litre kanı binlerle çarpıp üzerine bir o kadar çiş ekleyin, işte öyle bir yakıcılık hissediyorum. Nedenini bilmiyorum, belki bu soyut bir yazı belki olmayanları yazıyorum, belki hikayeleştirmeye çalışıyorum belki de hikayeleştirmek istediğim başka bir yazının önsözünü okuyorsunuz? Ama anlamlandırmaya çalışmayın...

Bu bağlamda yürümeye çalışırsam birazcık daha ilerleyebilirim diye düşünerek kendimi saflığa bırakıyorum, bak şimdi aklında bir yiyecek tut, şimdi onu 4 böl ve dağıtmaya başla. Sistem seni şimdide bir distirbütör yapıyor, İşte gelmek istediğim nokta aslında bu, kendimizi “yaşayamadığımız” Peki öyleyse kimi yaşıyoruz? Bu kanıya nerden vardım ben? Şöyle; birisi gelip sana “şunu yap ve bunu izle” diyor, ve böyle büyüyorsun bu büyüme ile şekilleniyorsun, aslında başkasının dayattığı bir şekille yaşıyorsun. Evet sesini duyar gibiyim bunu zaten “kukla” yazısında söylemiştim, ama hala aklımı tırmalamakta. Asıl sorun ise aklımda olan tek şey bu değil. Daha fazlası da var. Şimdi ne olacak? sorusu, evet ne olacak?

Bunu çözemiyorum. Bir yerde durdum, teker durdu, motor durdu, benzin bitti ya da her ne sikimse ama durdu işte. Bu duruş sırasında biraz dinlendim ve aklımda yankılanan tek şey “Şimdi ne olacak?” Ne olacak çözemiyorum, anneme babama arkadaşlarıma dostlarıma bunu soramıyorum, nereye gideceğimi bilmiyorum nereye varacağımı da bilmiyorum. Sadece bu soru. Binlerce yıl aç kalmış bir tahta kurdununun milyonlarca ton ağırlıkta bir tahtayı kemirmeye başlaması gibi beynimi kemiriyor bu soru kafamı? İlk başta basit ve sadeydi, “neden kendi hayatını yaşamıyorsun” ya da “bu hayatı kendine yakıştırıyor musun” ya da en kısa ve net haliyle (uzatmalardan varılacak sonuç) “sen aslında annenin babanın ve çevrenin kuklasısın” ilk insanın kopyasısın. Bu kadar. Ya şimdi? Şimdi daha farklı sorular var ve bu sorular daha iğrenç, mide bulandırıcı, “Şimdi ne olacak?” Lütfen ama lütfen birisi çıkıp bana şimdi ne olacağı hakkında bir şey söylesin artık. Sesimi duyan var mı ? ?

Binlerce seçenek var önünüzde en popülerlerine bir bakalım.

- Şimdi ne olacak?
- Valla bilmiyorum abi bende sen gibi mallaştım
(Diğer bir seçeneği size sunmak için sahneye davet ediyorum.)


- Şimdi ne olacak?
- Kaldığın yerden devam edeceksin…
(İşte bu kabullenmiş olan bir kuklanın sarfettiği cümlelerden biridir.)


Başka bir seçenek
- Şimdi ne sikim olacak?
- Alayını kapatacaksın, biraz zaman ayır belki sorunu bulursun, bulamazsan Allah senin belanı versin, bulursan ne muradın varsa ayşeye,fatmaya,elife melife versin. Yine sana vermesin, irdeleme lan it! Biz düşünmüyor muyuz sanıyorsun.
(Bu bünye biraz sinirli bir bünyedir. )



Binlerce insan var binlerce seçenek var ama en popüler 3 cevap yukarda. Sorarsanız bir sikime yaramıyorlar. Evet küfürlü konuşuyorum, sanane?
Kazanımlar sunabilirim, ya da kaybedişler ama bir şeye varamıyacağım. Hep son soru gelecek karşına “şimdi ne olacak” bunun cevabını bilen yok okuyan çözen yok, resmedecek bir ressam yok ya da çok sevecek bir aşığı yok. Belki beste yapılabilir ama sadece MJK tarafından.

Bunu neden irdeledim? Neden sordum? Ben son noktaya mı vardım? Saç-ma-la-ma! Saçmalama! Ne son noktası? Asıl kötü olan şey “SON SORU”nun bir “son” olmaması, daha binlerce şey getirip yine sordurması. Beklide cevap budur.

- Şimdi ne olacak?
- Bu soru sana binlerce şey getirip başka şeyler yaşatacak ondan sonra yine bu soruyu soracaksın, belki son olur belki olmaz hiç denemedim, bilemiyeceğim.
- Haa doğru lan, haklısın sanırım…

Adama sormazlar mı ya “ondan sonra ne olacak” diye ?

Şimdi izninizle siktir olup uyumaya gidiyorum. Umarım kafanıza tecavüz eder bu sorular, uyuyamazsınızda biriniz bir cevap bulur öyle gelir. Dağılın.

24.7.09

Biraz bir şey oluyor.

Çok iğrenç. Çok kötü. Bir hicran var hikayesinde, farkındayım.
Biraz kızgınım O'na. Gitti beni en şehvetli orospu topraklara gömerek. İstemeyerek girdim o toprağın ırzına. Güneş kamera gibiydi, zorla soktu beni o aptal toprağın rahmine. Ellerim kanıyordu, o zaman anladım toprağu kendi ellerimle kazdığımı. O'nun suçu diyor polat ve kendini sıyırmaya çalışıyor miladından. O'nun suçu diyorum ve kendimi sıyırmaya çalışıyorum ama Tanrım lütfen içtiği sigara ona zarar vermesin, ben üstlenirim. Allah belamı versin.

Biraz kızgınım kendime. Gittim. kendimi en kızgın değersizliklere bıraktığım için, o kadar kızgınlardı ki değersizlikleri yüzünden, bazen kendilerinin varolmalarına bile vahşetle bakıyorlardı.

Biraz kızgınım sigara paketime. Gitti. oda benzerleri gibi, 50 kuruş zam yedi cinsel organından. Sindirip bir çocuk doğurabilecek mi acaba? doğan sigara markası kaç kuruş olacak?

Kazanların kaynadığını görmek içime bir korku veriyor. Hikayelerdeki karakterleri düşünüyorum acaba gerçekten varolsalar nasıl düşünürlerdi diye. Yazarın beyninin emrettiği gibi hareket etmek kolay çünkü bu sayede sorumluluk sizde değil kitabın her bölümünü birine ithaf eden o adamda.. Kelimelerle oynamaksa eğer, evet çok oynadım ve yönlendirdim. Özgür irade sahibi olup yaptıklarımızdan sorumlu olduğumuz için hikaye karakterleri kadar mutlu olamayız. Kelimelerle oynayıp daha fazla karakter ve daha fazla acı vereceğimizi bile bile. Herneyse.. Kelimelerle oynamaksa eğer, evet oynadım ama dedim ya biraz kızgınım kendime. Gittim. Karakterlerimi yalnız bıraktım. O' na ulaşmaya çalıştım. Tanrı kızdı bana, hak vermiyorum ona. Kimseye vermediğim gibi..

**

(24.07.2009)
Karnım acıyor sercan, kimsenin umrunda değil. Şu sıralar neler hissettiğini daha iyi anlayabiliyorum. Evden dışarı adım attığım yok, cebimde sigara alacak para bile yok. Aklımda milyonlarca insan var hepsini tek düşüncemle katledebilirim kardeşim, 3*3 teki gibi. Burda içimdekileri teşir ediyorum. Ama aklımda hep geçen 1 sene var. O gitmiyor beynimden, gitti diyorum ama sadece bedeni gitti. Gitti diyorum ama sadece görüntüsü gitti. Görüntünün önemli olmadığını anlamayacak kadar küçüktü.
çok defa kustum abi çok kere bıraktım midemi. Kusmak abi hep söylediğimiz gibi, Kusmak insanın en özgür halidir, ama ben özgürlük hissedemiyorum uzun zamandır. Bu kadar güçsüzmüydüm ben? Bu soru aslında umrumda değil, asıl canımı yakan insanların "e sen güçsüzmüşsün be abi" demesi. Be insan bozmaları benim güçsüz olamya hakkım yok mu?


**

(22.05.2009)

Canım hala yanıyor. Umursamadığını biliyorum. Söylediklerimi düşünmeyeceğini biliyorum. Nasıl bağlarım bilmiyorum.
Ben 1 saat içinde dünyaları kustum dünyaya. Bugün benim miladımdır. Karanlıklar kalktı ortadan, ama nötr bütün bulutlarım, her saniyem.. Ben bugün dünyaları kustum "dünyama" toprak küstü, güneş artık isteksiz ama zorunlu ben bugün dünyaları kustum "cehennetime" Tanrı kızdı, şeytan küstü, melekler bana bir orospuymuşum gibi davrandı. Ben bugün dünyaları kustum davama. Hakim sustu, savcı ağladı dosyalara. Ben bugün dünyaları kustum mideme, midem doldu, Kalbim artık atmak istemiyor ve evet ben bugün dünyaları kustum dünyaya. Dünyanın amına koydum, ortalık kusmuk seli oldu..


**

(24.06.2009 bir ay önce bugün.)

Buralar boş şimdi, sessiz ve sakin. En sade hali belki. Kırık ve dökük.. Karnında bir şey var, insanlar hamile diyor buralar için. Yine ne doğuracak kim bilir. Buraya şerefini ve onurunu geri verin, çünkü bir fahişe gibi ağlıyor. Sanki istemediği bir şey yapıyorlar buraya.. Sessiz ve sakin. Bir gerçeğin saflığı gibi, çıplak. Buralarda bir sorun var. Sanki ağlamak isteyipte babasına mahcup olmamak için dişlerini sıkan küçük bir oğlan çocuğu gibi. Yollarında köpekler var insanlardan çok ve suratlarında dirhem dirhem artan bir adilik. Buralarda bir sorun var. Sessiz ve sakin bir sorun. Buralara şerefini ve onurunu geri vermeyecekseniz bile tanıtın. Buralarda bir sorun var, o sorun içinde barındırdığı insanlar.


**

Gariptir nedeni bilinmeyen hislerin insana verdiği korku. Şimdi içimde bunlardan herhangi bir çokluktan daha çok ne varsa o kadar var. Başımdan, mideme, kasıklarıma, parmaklarıma, ayaklarıma kadar inen bu hissiyat epileptik. Tanımlayamadığım gibi tanımlandıramayacağımıda biliyorum.

Kimseye hak vermiyorum, bazen çok sinirleniyorum bazen nötrleşiyorum. Ne yapıyor ruhum kendi kendine anlamıyorum. Bana sakın aptal nietzche'nin "kim üzebilir ki seni sen izin vermedikçe" gibi zırvalarla gelmeyin! ya da yolunuza devam edin. Dışardan kurduğunuz mantıklı cümleler bir gün içinizde paylayacak, o zaman bu satırlarlı tekrar okuyun..

"Bes kaliyonis"... İbranicede "kısas kanunu" demektir. Acaba bunlar için bir suçmu işledim? Belki öyle belki değil. Nasıl yürümesini istersem öyle yönlendirebilirim. Mağdem her şey benim elimde o zaman niye bunları engellemiyorum? ben mazoşist miyim? tabiki hayır. O zaman salak salak "her şey senin elindeeee, holeeeyy" demenin bir manası yok. Şansızlıkta dememek lazım. dendiği gibi, şans ulaşamadığımız şeylere verdiğimiz isimdir. Eyvallah.

İyi mi oluyor bir şeyler kötü mü artık bunuda idrak edemiyorum, aklımdaki her şey dğeişiyor yavaş yavaş. iyi ve kötü kavramı gerçekten göreceli mi? Ya şu anda yaşayacağım kötü şeyler ilerde daha çok kötü şeyler yaşamamı engelleyecekse ben şuanki şeylere nasıl kötü diyeceğim? Resmen bana (bilinen anlamda) iyilik yapıp ileride (bilinen anlamda) kötülük görmemi engelliyor. E ben bu şuanki şeye nasıl kötü diyeceğim? Ya şu anda yaşadığım iyi bir şey ileride yaşayacağım çok çok daha iyi, hatta etrafımdaki insanlara bile daha iyi hissettirecek bir şeyleri engelliyorsa? Ben şuanki şeye nasıl iyi derim? Resmen sonra gelecek olumluluğu engelliyor! Ne iyi ne kötü ? Kaos teorisi gibi, ya birbirlerini etkiliyorlarsa? Biri bana yardım etsin. Ama benim için "sana iyi dileklerimi gönderiyorum" demesin, kalbini kırarım.


Hatta saçmalayıp mantıklı cümleleriyle canımı daha çok yakmasınlar, lütfen. Kendilerine mantıklı gelen şeyler bana mantıklı gelmeyebilir.

12.7.09

Sansür

Sansür ülkemizde manasız bir şekilde ilerleyen bir baskıdır. Bu baskının azaltılması ve hatta kesilmesi şarttır. Neden? Çünkü biz baskılara boyun eğdikçe yakında boyun eğmemize dahi sansür koyulacaktır.

Sansür wikipedia Türkiye bölümü tarafından şöyle tanımlanıyor; "Sansür, insan ifadesinin çeşitli yollarla kontrol altına alınmasıdır. Pek çok durumda hükûmet tarafından uygulanır. En somut amacı toplumu korumak ve devletin üzerinde kontrol sağlayacağı şekilde geliştirmektir. Genellikle toplumu etkileyen durumlarda/eylemlerde uygulanır ve ifâde özgürlüğünü suistimal eden düşünceleri bastırma amacı güder. Ayrıca, sansür, toplu iletişimden kimi düşünceleri ve konseptleri çıkarma yoluyla algıyı kontrol etme eylemi olarak da nitelendirilebilir. Sansüre uğrayan şeyler tek bir kelimeden başlı başına bir kavrama kadar değişebilir ve değer sisteminden, ahlâkî yargılardan etkilenebilir."

Şu noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum "..insan ifadesinin çeşitli yollarla kontrol altına alınmasıdır" Bu hakkı kim nasıl vermiş bilmiyorum ama hiçbir gücün sizin göte "göt" deme özgürlüğünüzün elinizden almaması lazım. Can Yücel üstadımızın söylediği gibi "bizim memlekette göte göt denir." Böyle de olması lazımdır efendim.

Bu insanlar yakında Türk Dil Kurumuna da baskı uygulayıp sözlüklerden bu kelimeleri çıkarma emri verirse şaşırmayın.

Tencrenin kapağını açarken karşınıza "bu yemeğe tuz atılması mahkeme kararıyla engellenmiştir" gibi bir ibareye maruz kalır tabiri caizse "boku yeriz." bok diyorum bak. bildiğin bok.

Şimdi çoğunlukla kelimelerden bahsedildi ama şöyle bir durum daha var ki beni en çok kıl eder. herhangi bir kanalda herhangi bir program veya diziye bakın. Bütün sigaralar buzlandırılır ya da flulandırılır. Neden? Kötü örnek oluyormuş efendim... Ulan mantıklı arkadaşım sen onu buzlasanda flulasanda biz orda ne bok içildiğini bilmiyor muyuz? Biliyoruz. Bitmiştir. "Efendim çocuklar kötü etkileniyor!!" Cem Yılmaz'ın söylediği gibi o kadar şeyin arasında çocuk o sigaraya takıldıysa yapacak bir şey yok. Zaten sende sigarayı sansürlediğin zaman çocuk "lan orda bir bulanıklık var ama nedir aq anlamadım" dediği zaman senin yüzünden küfür etmiş oluyor bu biiir... ikincisi ailesine "anne bu saçma sapan bulanıklık nedir" diye sorduğu zaman annesinin o çocuğa "yavrucum evladım o tost makinası" diyeceğini hiç sanmıyorum. Tabiî ki yanıt "sigara" olacaktır.

Gelelim engellenen sitelere. Genelde pornografik içerikli oluyor. Bu hakkı insanların elinden alma hakkında sahip değilsiniz. Üstelik illegal yollarla bu yasaklı sitelere girmek bu kadar kolayken siz istediğiniz kadar "bu site mahkeme kararıyla kapatılmıştır" yazın kırmızı kırmızı... ha şöyle bir konu var ki burada size hak veriyorum çocuk pornosu... evet bu ahlaki olarak yasaklanması ve ortadan kaldırılması gereken bir konu. Size bu yüzden kızan yok zaten. Bu konuda herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Bu iğrenç ahlaksız duruma göz yumacak değiliz.

Youtube a gelelim ki bu ayrı bir muhabbet.. Dediğim gibi zaten bu yasaklı sitelere girmek çok zor değil. Ama asıl sizi sansürlemek lazım ki insanları illegal yollara itmeyin. bu sitelerde atalarımıza, atamıza, insanlarımıza yeri geliyor kişisel olarak kendimize hakaret ediliyor. Ama bu siteyi mahkeme kararıyla engelleyeceğinize içindeki o kötü içeriği sildirsenize ? Her ne kadar bu saçmalıklar olsa da biz youtubetan başka şekillerde faydalanıyoruz. 3-5 tane çapulcu şerefsiz iğrenç videolar koyuyor diye diğer haklarımızdan niye ediliyoruz arkadaş? Hani koskoca Türkiyeydik? götü boklu bir siteden 2 tane içerik sildiremiyor muyuz? Yok artık...

Demem o ki siteleri kapatacagımıza, sansürleyeceğimize içerisindeki bize hakaret sayılan şeyleri sildirelim, engelletelim bir şeyler yapalım. Ama siteyi kökten engellemeyelim arkadaş.
Zaten şu facebook meredi çıktığından beri insanlar videoları oradan izliyor ama yine de buna gerek yok.

Bazı yararlarıda oldu tabi, daha klavyede "a" harfinin yerini bulamayan adamlar artık DNS ayarlarını değiştirerek sitelere girme yollarını öğrendiler.. Bu başka nerde yaşanır bilmiyorum.

Wikipedia nın tanımı "...toplumda düzeni sağlamak, korumak..." gibi ifadelerle devam etmektedir. Ama ben bir "küfür" ün sansürlenmesinin bu tanımda yerini bulamıyorum. Bırakın da rahat rahat film izleyelim arkadaş!! 10 yaşında daha filmin ne anlattığını anlamayan çocuklar küfür duymasın diye ben dııııt seslerine neden maruz kalıyorum yahu??
Lan o çocuk daha filmin ne anlatmaya çalıştığını bile bilmiyor ama küfür duyunca psikolojisi bozuluyor veledin. Bırakın böyle işleri!! Cem Yılmaz'ın dediği gibi "film değil çocuk olmamış" hem korkmayın o çocuk sokaklarda benden sizden daha çok şey öğreniyor.
Üstelik küfür etmek insanın ruhu için gayet rahatlatıcıdır. Gidip araştırın.

Bu da böyle bir yazı. Umarım sansürlenmez...

14.3.09

Gecenin bir yarısı gaza gelmek.

Çok fazla bir şeyler karalayasım var ama kalem kağıt yok.
Çok fazla kusasım var ama o aptal midem bomboş.
Çok ama çok kan içmek istiyorum ama ruhum bir önceki cümleye saygısından midemin bomboş durmasını istiyor...
Beynim o kadar şişmiş vaziyetteki resmen kafama bir kurşun sıksam duvarların rengi değişiecek, ama bedenim bir önceki cümledeki kana susamışlığıma saygılı.

Tek madde kaldı ama ne ruhum ne de bedenim ilk cümleyi kabullenemiyor... Ne kağıt lazım ne kalem. Bu elleri durdurmak kolay değil. Bu dili koparmaya ne 1. cümlenin ne de 100. cümlenin gücü yetmez!

Evet şu anda aşırı pis bir gaza gelmişlik söz konusu. Bunu aslında bir yerlerde süzüp güzel şeyler yaratmak lazım. Aslında aklıma ne alakadardır bilinmez ama şu soru geliyor mantığım mı çok güçlü yoksa duygularım mı?

işbu yazıdaki gecenin bir yarısı bana gelmiş olan gereksiz gaza ve coşkuya emekleri geçtiği için teşekkür etmek istiyorum. Bir anlamda sanki ben değilde bu duygular bu yazıyı yazmış gibi hissediyorum. Efenim uzun aradan sonra bir şeyler yayınlamak ayrı bir haz veriyor.

10.2.09

Kukla

Günlerdir aptal bir durum içerisindeyim. e bunu haliyle yazmak istedim. Bu arada bu taslakları oluşturduğumuz yazı alanına noktadan sonra otomatikman büyük harfle başlamadığı için kılım. şahsen sinir oluyorum.

Plastik bir sandalyenin üzerinde oturuyorum. Kıçım donmak üzere olduğu için sobayı açmak zorunda kaldım. Sobayıda sevmiyorum ben havayı kurutuyor başım ağrıyor falan. Gerçi başım ağrımıyor ama ağrıyacak sanıyorum. Neyse.

Müzik arşivim vardı benim açar dinler dinler yeni şeyler keşfederdim. bulunduğum yerde pek fazla müzik dinleyemiyorum artık. Nedendir bilmem kalkıp mp3 player a yüklediğim şeyleri dinlemek eskisi kadar zevk vermiyor. Çünkü o kulaklıkları taktığım zaman dış dünyayla alakam kesiliyor. Bu güzel bir şey ama ben bilgisayarımın başındayken ya da ne bileyim evde iki yumurta kırarken müzik dinlemeyi seviyorum. Tam şarkının en güzel yerine gelmişken de birinin size bir şey sormak için kulaklıkları çıkarmanızı istemesi ayrı sinir bir durum. Bu gibi sebeplerle mp3 playerıma küstüm.

Evet farkındayım şu anda hiç bir zaman yazdığım stilde yazmıyorum. Ama umrumda değil, zaten ben belirlemedim öyle bir stili. Okuyan arkadaşlarım falan filan söyledi. Ne alakası var arkadaş istediğim gibi saçmalarım. Neden bir kalıba uydurayım ki?

Geçen gün aklıma Yaşar Kurt 'un "kukla" şarkısı yine geldi. Açtım açtım dinledim. Hayır sıkılmadım. Gariptir herkesin o şarkının sözlerini iyice dinlemesini isterim, daha sonra "Gerçekten ben ben miyim?" sorusunu kendisine soracaktır. İstediğinizi yapamama konusunda bir uzmansınız. Çoğu insan öyle. Bakın hatırlatmak amaçlı sözleri az buçuk koklatayım size.


Kuklayım ben kuklayım,
Annem giydirdi beni,
Babam boyadı yüzümü.
Öğretmenler doldurdu içimi!!

Her şeyi onlar öğretti ?!!?
İşe ne zaman gideceğimi,
Ne zaman işten çıkacağımı,
Kaç paraya çalışacağımı,
Onlar öğretti.
Kuklayım ben Kuklayım...

Oyumu kime atacağımı,
Akşam kaçta yatacağımı,
Çişimi nereye yapacağımı,
Ne zaman güleceğimi,
Nereye gömüleceğimi,
Onlar öğretti.
Kuklayım ben Kuklayım...

İpimi çekerseniz,
Oynamaya başlarım
Düğmeme basarsanız
Ağlatmayı becerirsiniz.

Yalnız bir şeyi unuttu bunlar!
Yalnız bir şeyi unuttu bunlar!!
"İpler kimin elinde"
"ipler kimin elinde"
"ipler kimin elinde"
"ipler kimin elinde"



İşte bunlar. Farketmişsiniz içinizi gıcık eden bir durumu. Sözleri okumayan kimse yoktur umarım. Çünkü gerçekten içinizde bir yerlerde böyle gıcık, karıncalı farklı bir duygu oluşuyor okuyunca, hatta farkedince. Şimdi farkındalık yeterli midir? diye girmeyeceğim konuya korkmayın. Bu şarkının bulunduğu albüm 1997 yılında yayınlandı. O zamandan beri farkında olan insanlar vardır eminim. Ve yine eminim ki çoğu insanın hayatını değiştirmiştir. Ben bu şarkıyı sanırım 2001 ya da 2000 senelerinde keşfetmiştim.Şuan çok basit bir şekilde şekil alan ruhum "yaşar kurt - alışamadım" şarkısıyla az bucuk depresifleşiyor. Ama çizgiyi koruyacağımdan eminim.


Ağzımda iğrenç bir tat var. Hani sigara içenler bilir. Her sabah kalkınca ağzınızda iğrenç bir tat olur. Hah işte o tat bugünlerde nedense sürekli ağzımda. Kendimden tiksinmeye başladım. Sigara içmek istiyorum ama boğazım ağrıyor içemiyorum.

Şimdi nedenlerini analiz etmek isterdim ama takatim yok.

O bu değilde "Gerçekten ben ben miyim?" ya da siz siz misiniz?

28.1.09

Tavsiye lan bu sefer

Şimdi ben size bir kaç şarkı armağan etmek istiyorum. Yani dinlemek zorunda değilsiniz tabi ama dinleyin anasını satıyım bir şey kaybetmezsiniz. En nihayetinde müzik..

Öncelikle şöyle bir giriş yapmak istiyorum (ki psikolojik halinizi bilmediğimden dolayı) Opeth - Burden (Watershed 2008 albümü) Serj manyağı yüzünden kendileri aklıma gelmiştir bu saatlerde. Koyduğu player yüzünden. Bu arada saat 12:35 birazdan öğle yemeği yiyeceğim için kendimi iyi hissetmem lazım ama iştahım yok. Her neyse. Sonuna kadar bunu iliklerinizde hissetmenizi istiyorum. O sonlara doğru atılan solonun klavyenizde bunun gibi bir yazıyı yazmanız için size bir enerji vereceğine emin olun. Salak insanları düşünmeyin. Bu arada Serj eşmanyaktanda bir talebim olacak. O da en yakın zamanda "burden" ın türkçe sözlerinin yayınlanmasıdır. Saygılar.

Arkasından açmanız gereken şarkı bir nefes alma niteliğinde olmalı. İşte bu noktada içeri bir progressive topu atmalısınız. Gol olur korkmayın. Oceansize - Music for a nurse(Everything Into Position albümü) iyi bir seçim emin olun. Bu şarkıyı birde uyumadan önce dinlenemizi tavsiye ederim. Yatağa uzanın kulaklığı takın ve "rastgele modu"ndan çıkın. 45864648 defa "Repeat" a bastıktan sonra uykuya dalmaya çalışın. Deneyimlerinizi burda paylaşmanızı istiyorum. Mümkünse tabi..

Bunun arkasından gaz bir parçayla devam etmeniz şiddetle sabit kılınır. Lütfen hemen mp3 arşivinize girin ve ordaki parçalar içinde size gaz gelebilecek parçayı seçin. Size tavsiyem Moonspel - Night Eternal (Night Eternal 2008 albümünden)... Hatta mümkünse klibini izlemelisiniz. Ha unutmadan Serjkhan Tercüme bürolarına saygılarımı ileterekten bu şarkının da türkçe sözlerini rica edeceğim. Bu acizane istek eşmanyak kardeşimi fazla yormamak umuduyla.

Biraz önceki gaz parçanın size verdiği o adını bilmediğim hormonun yüksek derecede bağımlılık yapmaması için direk bir dönüş yapıyoruz ve Opeth - To bid you farwell (Morningrise 1996 albümünden) diyorum. Sakın ama sakın kendinizi fazla kaptırmayın. Bu şarkı bambaşkadır çünkü. Anlattıklarını "müzik evrenseldir abi sözlerini duymama gerek yok" diyerekten anlayamazsınız. 1996 yılında ilk isveçte daha sonra tüm avrupa ülkelerinde ardından da Türkiye dahil olmak üzere çoğu ülkede yasaklanmıştır. Nedeni intihara meyil vermesi. Toplu alanlarda, radyoda ve televizyonda yayınlanması yasaktır. Bu konuda gayet ciddiyim efenim. Bu yüzden bu sefer serj'den bunu tercüme etmesini istemiyeceğim. Gidin kendiniz bulun bi yerlerden. Ama unutmayın ki bu garip bir şarkı.

Şimdi biraz keşif sonucu çıkan mücevherleri izleyeceksiniz. Riverside - Reality Dream 2 (Out of myself 2003 albümünden) Ben bu şarkı hakkında fazla bir şey yazmak istemiyorum yüksek müsadenizle.. Dinleyiniz lütfen. Arkasından aynı grubun aynı albümünden The Curtain Falls açınız. Bitişi In Two Minds ile yaparsanız büyük bir haz alacağınızdan eminim. Dediğim gibi pek fazla bir şey yazmak istemiyorum bunlar hakkında. Zaten yazamam.

Bunları hissetmeye çalışan bünyeyi bu sefer Everything In Its Right Place (Radiohead) ile yalnız bırakmak istiyorum. Tavsiyem falan değil. Bunu resmen aklıma geldi diye yazdım. Son önemlidir. Sonu siz seçin. Saygılar, iyi dinlemeler...

11.12.08

Cep Telefonuna sıçrayan III. ter

Budur. Buna benzerdir. Bunun gibidir. Başlangıç ilkelerim yok bu yazıda. Şu anda hücrelerim bağırıyor yukarı doğru "silence..." Kırık ama bir o kadar kurnaz, küçük ama bir o kadar devleşmiş ruhlar üzerine girilen bir bahis gibiyim. Tutarsız ve soyut. Yine nefret etme katsayım artıyor beraberinde kalbim yumuşuyor. Artık korkmuyorum sadece nefret ediyorum. Ben yazvuz çetinin "benden nasıl bir insan yarattınız" daki "biri" yim. Kurtarılmayı bekleyen bir salak (tekerlek) değil sadece salak. Varsa cennetin kapılarının önüne geçip bana vaad edilen hediye adı altındaki pisliklere küfür edeceğim. Sonra tekrar dünyaya inip şeytanı alt ederim. Korku ve yaprak bağlantısı. Büyük bir sahnede sonbahar kompozisyonu yani...

Ben passive deki "perfect enemy" yim, ben aklına bir şey gelmediğinde saçmalayan o salağım, ben jimmy deki eleven'ım, ben kusmukların içindeki soğan zarıyım. Ben patoloji salonlarındaki sahipsiz kadavrayım. Ya beni ben yapın ya da Serj eş manyağın dediği gibi, şimdi bana kanatlarımı vermeye hazırlanın, kaybediyorum...

Cep Telefonuna sıçrayan II. ter

Şu anda belirsizlikler içinde git-gel yapıyorum. Beynim iyice ağırlaşmış hissedebiliyorum. Gözlerim yaşarıyor ama duygusallıktan değil, duygularımı öldürmekten belkide... Ama saıl veya istenilen cevap sinüzit olsa gerek. Bu sefer sorularım yok. Düz mantık robot misali (timsali aq) yazıyorum sadece.

2 - 3 tane kuru kafa var biraz da alay etmemi sağlayacak şarkı söylemeye çalışan tavus kuşlarına bağlı kısa metrajlı film. Evet ben de ne dediğimi bilmiyorum. Sormayın kalbinizi kırarım. Ağzımdaki acımsı tadı bir bardak sıcacık çay içtikten sonra hapşurmak istiyorum, kusmak değil.

Küçük "a" ve büyük "a" lari gösteriyor telefonum. Sanırım bana seçenek sunuyor küçük mü yazayım büyük mü diye. Salak telefon. Bilmiyor ki anlamsız olduğunu. Neyse daha fazla saçmalamadan işbu yazıda geçen tüm insan faktörlerine, birikime, kuru kafalara, şarkı söylemeye çalışan o salak adama ve bu yazıyı sonuna kadar okuyan herkese sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Sürç-ü lisan eylediysem de umrumda değil.

Retribution in Faith.

Cep telefonuna sıçrayan ter

Bir transacustic, bir ruhun sesi... Bir adet note defteri. Bir tutam melankoli. Kırmızı şarap yerine sadece sahteciliği göstersin diye bir bardak kan kırmızısı vişne suyu. Pıhtılaşmış iyice. Ay ışığı biraz, ama gökdelenlerden gözükmeyecek şekilde. Az ve tatlı yani...Sonra bir adet atan bir kalp ve o kalbe bağlı başka bir nefes, toz toprak dünyanın içindeki güneş. Bir masa ama nemden çatlaklar vermiş bir masa, bir bahçe ama çiçeklerinin üstüne basılmış, bir sandalye üstünde bahsettiğimiz kalbi taşıyan kişi. Yaşlanmış ve kötürüm... işte her şey aynı her şeyin başladığı ve bittiği nokta. Cebinde doktorun verdiği ilaçlar, kutusunda tansiyon hapları. Telefonu toz tutmuş, bir elinde baston bir de mendil öksürürken olmayan kimselere zarar gelmesin diye. Hani olurda hayalleri hastalanmasın diye. Öylesine yalın yani. Buruşuk bir kalp bir anlamda.

***

27.8.08

Yeni ya da Eski

Kristal gibi
İçinden bir şeyler geçince görünüyor ama dağınık.

Sevinç hüzün sıkıntılar,
Gerekçeler ve sonuçları, sıkılıyorum ve boguluyorum… içimde bir şeyler parçalanıyor, kabugum agır geliyor sanki ama istediğim zaman içinden çıkma gibi bir lüksüm var. Nedir beni kabukta tutan?

Hatırlıyorum, bir zamanlar kalbim atıyordu, gözyaşlarım vardı benimde. Nereye gittiler? Neden bıraktılar ki beni? Özlüyorum onları… gözyaşlarım olsun yine, bağırabileyim insanlara dokunabileyim ağaçlara.
kanatlarım var şimdi ve güneşe uçabiliyorum artık. Ama kötüyüm fark edebiliyorum. Uçmanın ne demek oldugunu bedensiz oldugum için tadamıyorum. Boşuna uçuyorum anlıyacağın.

Dur biraz. Daha iyi hatırlıyorum şimdi. Acıtıyorlardı beni. Evet dokunmaya gerek yok. Bağırdıgım zaman anlayan da olmuyordu zaten. Neden geri döneyim ki?
Ama kanatlarım olsa?
Bedenim varken kanatlarım olsa?
O zaman güzel olurdu işte…
Ama ya kalbim?
Bedenim olursa kalbimde olacak değil mi?
Yok yok kalsın… istemiyorum çok acıyor
Ya da geri mi dönsem? Özlediğim şeyler de var elbet.

Arada kaldım? Ne yapmalıyım şimdi…
Geri dönmek istesem dönebilir miyim? Ya da kabugumun agırlıgıyla burada mı kalmalıyım?
Eski ben nasıldı? Tanıyanınız var mı? Özledim sanki umarsızlığını…

Buraya Kadar İnebilenlerin Kahvaltısı

Buraya Kadar İnebilenlerin Kahvaltısı