Analitik Artist Sıçmaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Analitik Artist Sıçmaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27.7.12

hipnotik bir kaç zeytin

dünyayı, özenle seçilmiş notalarla uyutabilmek mümkün müdür? yok çok da hayalci değil, benim dışımda biri için bile değil.

başa dönelim.

bir iş yaparken sıkıldığında ne yapıyorsun? düşündükten sonra önüne birden fazla seçenek çıkıyor:
  • kaç: işten yırtarsın, fakat söz konusu iş ile ilişkin seni sorumlu kılan, senden beklentisi olan, işin olmaması halinde başka bir işi sekteye uğrayacak olan kişi ya da toplum tarafından şutingen. ama işten yırtarsın hacı. sonrasının garantisi ben değilim.
  • işi bitir: o iş senin ağzını burnunu kanırtsa da, attığın her adım, çizdiğin her zürafa, seni nihai rahatlığa eriştirecek olan vesaitlerdir bebyim. sonumuz felah, SONUMUZ ÖZGÜRLÜK. oh evet özgürlük. nah özgürlük. neyse
  • işi yapar gibi görün kaç: aka merhaba ben türküm. işte işi yapsam x miktar efor sarfediyorum. ama o kadar malım ki, x+1 efor sarfederek işten kaçıyorungen. ama beni çalışıyor biliyorlar. hem de kaçıyorum. aklınızı pasif agresif seveyim.
  • kaçar gibi görünüp yap: ortalama bir amarigan dizisinin anti hero'suyum ben. neden iyi görüneyim. alttan alttan yetiştiririm projeyi, salarım kobrayı. ama kötüyüm ben. tuvaletten sonra ellerimi yıkamıyorum yıh yıh.
bu dünyanın uyuması lazım. kaçacak. başka çaresi kalmadı çünkü. farkında olanlarınız elbet vardır. ama görüyorum ki, hala çoğunuz dünyanın etkisiyle, bunun farkında dahi değilsiniz. sizin için her yer trabzon, ramazan da zor ama allah yardım ediyor, esed tam bir orospuçocuğu ama tatilde iyi muhabbeti var, ttnet'e kafam girsin.

geçen, bir kadın, ölmüş. hiç ilginç değil. geçen bir kadın, akli dengesi çoktan siyavuşpaşa, tuvalette ölmüş. o ne drama.
geçen, üç tane kız, diğer bir kızın ağzını yüzünü dağıtıyorlarken videoya çekmişler, nasıl bir zekai numunelerse. kafasını yerlere vurmuşlar. ov kan, vahşet.

medyanın da, işlerin tamamını suyun akışına göre şöbelet etmelerine de çok olumlu bakıyorum. teorimi güçlendiriyorlar: dünya uyumalı. çok gergin hafız. nasıl bir stres var belli değil. sokaktan geçene küfürler mi dersin, anne baba kesenler mi...

peki neden müzik?

bende işe yarıyor. bilmiyorum dünyanın hangi kasabasındanım bilmiyorum ama, bu tarafın havaları notayla inceliyor, alnımın üzerinde kırılıyor boylu boyunca. çok insan öldüresim geldi, ama bu mucizevi yöntem sayesinde hiç öldürmedim. neden öldüreyim? o öldürmek istediğim prototipin numuneleri, her gün kendilerini öldürüyorlar. hücreleri kanserli, intihar ediyorlar manyak gibi.

ama yetmiyor işte. toptan soykırım lazım. kendi kafama sıkmam lazım komple temizlik için. maynard'ın annesinin tazyikle su boşaltması lazım tüm dünyaya. sonra gelsin mintaks temizliği, gitsin abece farkı.

insanların içinde o kadar aşikar bir şiddet büyüyor ki, o şımarık sümüklü çocuk bir çöpçü staff'ında hayat buluyor, kafasına yiyor crit'i yine de kaçarken anneeaaea diye bağırıyor. mallığa bak. sonra anne öldürülüyor, anneler çocuklarını, bağcılar gibi istanbulun elitizminin köşebaşı çöp kutularında demlendiği mekanlarda, sokakların ortasında yere düşürüyor. direkt rahimden. kusursuz doğum. ellerini bile yıkamıyorlar videodan görebildiğim kadarıyla. sonra hop ver elini kürtaja hayır mitingine. am bekçileri.

dili sürçen günlük hayat bakanları birbirlerine dis atarcasına atarlı atarlı geyik çeviriyorlar. biri anında tornistan, harç kaldırıyor, enflasyon indiriyor. bir diğeri sosyal demokratım ayağına suriye'ye canlı füze gönderiyor, ne kadar saçma oldu lan bu.

arakan katliamı varmış geçenlerde. insanlar "ben budistim sen müslümansın, yok hayır ben reenkarne olup cennetteki nurilerin reyisi olacağım sen ölsene lan" diye birbirlerinin kanlarını akıtıyorlarmış. haberlerde duydum. dün başladı galiba. bir anda.

adamın teki batman (yazıldığı gibi oku) galasını basmış maskeyle. tatatatat vurmuş herkesi. herkes viral sanmış. böyle reklam mı olurmuş. o kadar malsınız ki, hepinizi bir depoya tıkıp envanter sayımı yapsam, çıkan fazlayla çindeki her bir insanın sıkıldığında dövebileceği tatlış şekercikler piyasasına yüklü miktarda arz yapmış olurum. ama yuan hala geçerli bir para birimi değil. türk lirası daha güçlü. TL! tıpkı euro gibi. ama türk. lira. para çok saçma lan.

dünya! tüm bu şartlar içerisinde, ya kaç, ya işi bitir, ya yapar gibi yapıp kaç, ya da kaçar gibi yapıpı işi bitir. ama bir şey yap. yapamıyorsun işte.

uyu. bi gün dönmeyiver. hem rüya görürsün. eskilerden bir kaç hiçlik anımsarsın belki. çekirdeğin kabuğunu yakıyordur falan. güneş çok yakındır sana. ay henüz böğründen kopmamıştır ha?
uyu. bi gün dönmeyiver. o salıncak etkisini yaşat bana, olmaz mı? böyle kilometrelerce hızla kapıya duvara kafa ve göz dalalım. biz de uyuruz.
uyu kodumun dünyası.

şunu dinle. uyu. uyanma lanet olsun.



ps: yazıdan ne kadar da hissiz bir orospuçocuğu olduğum çıkarımını yapacak populist eflatunlara şöyle de bir şey söylemek istiyorum: uyursanız, kaçışınız daha emsalsiz olur. hem gözünü kapatıyorsun, hem müzik dinliyorsun. bundan iyisi şamdak ayısı. en kaliteli ayı o.

28.7.10

dear mother, dear father, and dear auntie.

uyuyordu. yüzü bana dönükken, açık ağzı ve devrilmiş götü, sızmışlığını resmedebileceğim en harika resimken, işte gözüm önündeydi.

"uyan." diyip, beyninde gittikçe güçlenen sesimin, hayalden saparak; artık rüya görmediğini anlamasını sağlamasını bekledim.

uyandı.

***

sigara yaktım ben. şişmiş suratının ortasındaki şişmiş gözlerini zorla açık tutabiliyordu. kalktı, tuvalete doğru sendeleyerek yürüdü. sigaramdan ikinci nefesimi çekerken müziği açtım. inadına bağırttım hoparlörü, ki daha çok böğürdü.

"damage done!"

gece aşırı saçmaladığından olsa gerek, tek bir kelime dahi etmeden, sadece suratını ekşiterek tuvaletin ışığını kapattı. yeniden yatağa girmeye yeltense de, çarşafa sızmasına sebep olan kadehteki, kusmasına sebep olmaması için bıraktığı kalan sıvıyı döktüm. en yakın sandalyeye - aslında odadaki tek sandalyeye- çöktü. ellerini başının arasına alıp, "dunn unu mü?" diye sordu. anlamadım. anlamadığımı anlatmak istediğim jest ve mimiklerle karşılık verdim. "dün," dedi, "çok abarttım mı?"

şarkı bitti o sıra. şarkıyı değiştirme bahanesiyle biraz bekledim. aslında şarkı o esnada bitmeseydi, ve ben oyalanmak için başka bişey bulamasaydım, o arama esnasında da hala olduğum yerde kalsaydım eğer, yapacağım tek şey, en yakınımdaki kül tablasını ona en yakın, ama o olmayan bi kütleye doğru sertçe fırlatmaktı. korkup sinmesini, hızla kollarını göğsüne birleştirip, kafasını da aynı doğrultuda sertçe çekmesinden dolayı beyninin zonklamasını, o acıyla suratının az önce ışığı söndürürkenkinden çok daha fazla ekşimesini istedim. bunun olması için çıldırıyor olsam da, aklımdan uzaklaştırmalıydım. tıpkı ne sorduğunu ilk anladığım anda, en yakınımdaki kül tablasını ekşi suratına doğru sertçe fırlatmayı istediğimi kovduğum gibi. hızlı düşün, ama hızlı davranma.

"çok değil aslında" dedim. "hala canlısın. ölmedin, öldürülmedin. tüm mideni, bağırsaklarını saksıya boşalttın, iyisin şu an. sıvısız kaldın, başın çatlıyor. bu hoşuna gidiyorsa şayet, mükemmel bir iş çıkarttın bile diyebilirim. ben de iyiyim, öldürmedim, ne kendimi, ya da başka birini. bak! çok saçmalamamışım ben de. bu yöntemi yeni buldum. ne bok içtiğini, ne kadarını vücuduna soktuğunu dahi idrak edemediğin bir gecenin uyanmasında bu skalaya bakıyorum. eğer odada ölü biri varsa, sıçtın demektir." diye cevap verdim.

gülümsedi. kül tablası hala en yakınımdaydı. aklıma teyzemi getirip sakinleştim. bu yöntemi de, kendimi her ortamda (ders, mahkeme, iş, yatak, sokak, tuvalet) iş üstündeyken, aklımdaki en salak fikri uzaklaştırmak için son çare olarak kullanıyorum. bir keresinde teyzeme sinirden tekme atmıştım, tekme fikrini kafamdan atmak için teyzemi düşünmek tüm bünye kontrolümü deli gibi kaybetmiştim, öfkem sağ bacağımdan onun karnına doğru fışkırmıştı. hala o stres altında bile, nasıl geriye doğru koşup, tekrar teyzeme doğru koşarak ivme kazanmamı, ona 1 metre kala nasıl zıpladığımı, teyzeme attığım o mükemmel tekmeyi hangi çakma filmin hangi sahnesinden çaktığımı düşünüyorum ara ara. o tekmeden sonra bu yöntem hakkında kafamda soru işaretleri oluşmadı değil. ama bunu aştım. dayandım çünkü. teyzem aslında suçsuzdu. üzerinde ismimin yazılı olduğu bir çantayı çöpe atması, tamamen teyzemin göz doktorunun, o gün geç gelip aceleye sebep olan çöpçüler ve işveren belediyenin suçuydu. teyzem suçlamaları haketmeyen, bir iftira kurbanıydı. teyzem o tekmeyi haketmemişti.

***

peki şu an karşımda hala en son kurduğum cümleyi anlamaya çalışır surat ifadesiyle, surat ekşitme refleks etüdü arasında gidip gelen iki ayaklı kül tablasını hakediyor muydu?

aslında bakarsanız, çöpçülerden bile çok.

***

"bu mu yani?" sorduğu buydu. anlamadığını buradan anladım.

"nasıl, bu mu yani?" diye cevap verdim. nasıl ya. nasıl anlayabileceğinii diye düşündüm ki? insanlara gerektiğinden fazla idrak potansiyeli biiçiyorum. ah işte, çöpçü aslında benmişim.

"yanisi şu. tamam, ne kadar hatırlamıyorum. küfelik olana kadar içtim. midem döndü. ama neden ölüm şimdi? niye ölsün ki biri?"

o an ona, tüm yaptıklarından bahsedebilirdim. ama "think twice, or think auntie." ben bir dahiyim.

***

sigaram bitti. şarkı da. aslında dürüst olmam gerek. sigarayı şarkının bittiği anda, hala yarısındayken söndürdüm. böyle daha büyük bir sahne olacağını düşünmüştüm. "wow, tam şarkı bittiği sırada sigara da bitti. how epic. klip gibi aynı." aynı evet. keşke bi kez daha düşünebilseydim.

***

bişi diyim mi, çok geç bi yerden anlatmaya başladım. daha önceye gidiyorum.

***

insanları anlayamıyorum. yok, bir yapabilirlik gibi düşünün bi anlığına. yok böyle bir meziyetim. yapamıyorum. bana uzatılan bir elin en yakınımdaki kül tablası için mi, yoksa yardım için mi olduğunun ayırdına varamıyorum. genelde o ele, benim zıt elimi uzatarak karşılık veriyorum. erkekse tokalaşıyoruz, bayansa öpüyorum elini. garip gelmiyor artık bana. acımasız belki ama, salak salak bakıyorlar. ben de onlara salak salak bakıyorum. anlaşamayıp gidiyoruz.

aranızdan zeki ya da ukala olanlar, hemen "e ortam değişkenlerine bak, yemek yemiyorsanız tuzluk değildir. sol elin kesilmediyse de yardım istemiyorsundur." diye bi cümle kurdu ki, tam da şu an gülmekten sigaramı sol elime basma isteğiyle yanıp kavruluyorum ki devreye anında teyzem giriyor.

hadi ya?

peki siz ukala ya da zeki olanlar. neden peki?

şimdi ben, canlıyım, insanım ondan öte. benim bu hareketim, bu anlamazlığım size anlamsız geliyor he mi.

hadi ya?

***

of sıkıldım. çok erkene gittim şimdi de. işin kısası, ve bilmeniz gereken şu.

odadaki dişiden nefret ediyorum. o benden etmiyor. ama ben ondan onun benden nefret etmediğinden daha çok nefret ediyorum. yumurtamı daha beyazdır, yoksa domates mi daha kırmızıdır olayı. bence yumurta daha beyazdır.

ama en büyük ceza, ona kültablasını fırlatmak değil, nefret ettiğini belli etmeden onun hayatta kalabilmesini sağlamaktır. ben bunu tanrıdan öğrendim. ama aslında, bunu ilk defa bir insanda gördüm. teyzemden sonraki en büyük öğreticim o insandır.

denge/stres skalasında dipte olduğum zamanlar. stres artar, denge azalır. bu stres-denge dengesini tutturamıyorum ben. o yüzden bu dişi şu an karşımda, ve onu sevdiğimi ve dün gece için kendimi kötü hissettirmediğini bilmek istiyor. istediğini şimdilik veriyorum. vermeliyim.

çünkü daha sonra, daha çok sonraları, onu istediğim gibi cezalandırabileceğim. önce bina et, sonra yık. beraber yaparsan, o bile yıksa, sen daha suçlusundur. ben o olacağım. çünkü böyle onu istediğim kadar cezalandırabileceğim.

arkadan vurmayı sevmem. ama en çok zevk aldığım, suratına vuramayacağım kadar yüzsüzleştirmektir.

işte bunu yapıyorum.

***

"üzülme hayatım," dedim. "takma kafanı, adı üstünde alkol. böyle oluyor işte. ben unuttum bile. sorun yok. we re cool. a bak, şarkı da bitti. bak bunu seveceksin."

"blackened."

ajfa başlamıştı. ve bu cliff'siz ilk metallica albümüydü. onun dinlediği ilk şarkı.

kendimi seviyorum amına koyim.

29.12.09

2010 dilekistekarzu checklist

  1. the tea party birleşsin nolur.
  2. dark tranquillity, opeth, tool, pain of salvation, üstteki dallamalar ve petri aynı festivalde, türkiye'de buluşsunlar. sonuncusunu hümanist olduğumdan yazdım. maksat insanlar sevinsin. söz konusu fest'e iki kişilik passcard'ım olsun. bana eşlik edecekleri bilek güreşi contest'iyle seçeyim.
  3. "düze çıktım, dibe battım, düze çıktım, lan dip" grafiğim daha tutarlı olsun. hani geride bıraktığım phase'i bari anlayabileyim.
  4. adam gibi balık pişsin, yanında rakı olsun.
  5. gitara tel alayım, bunu yapim lan harbiden. 2 aydır yok mi teli.
  6. saçmalamayayım iki dakika. bu ciddi bişiy.
  7. kimse saçmalamasın. benden saçmalamak için ticket request'lerine affirmative reply confirmation alsınlar. sonra iki düşünüp bi saçmalasınlar.
  8. stüdyoya gireyim. mümkünse ahmet'le. bu içimde yarayan bir kana ve celle cenahü.
  9. kimse bana bunun bi büyüğü var mı diye sormasın, çünkü yok. ben yıllardır bununla yaşıyorum.
  10. tool albümünü çıkarsın artık aq, yeter. opeth yapmaz daha 2 sene zaten. pos ep saçmaladı. eyh aq.
  11. pc'm gelsin. arşiv yapayım artık. ya da yaptığım arşiv ona buna dağılmasın. türkiye'nin dış bağlantısının bir kısmını boş yere sömürmekten dolayı rahatsızlık duyuyorum.
  12. metallica adam olsun lan. ne bilim, çıksınlar desinler ki, "dünyanın en büyük sosyal deneyini yapıyoduk. harbiden thrash yapıcaz. bir ajfa hayal değil. yes we can." oracıkta mutlu olup yürü be lars diyim. bu çok zor oldu:/
  13. bu sene allah'ın nasibiyle ölmek istiyorum bi de. yeter bu kadar lan, bildiğin 23 olduk. düz 25 aha. dile kolay, çeyrek asır. 
  14. chuck ölmemiş olsa, ben yeni keşfetsem.
  15. lost bitsin artık. ama adam gibi bitsin. final bölümünü ben, erdem, abdi çekirdek çitliyip kola içerek izleyelim.
  16. dexter'a yetişiyim lan. sezon bitti ben daha s4e8 deyim. yakışmıyor.
  17. adam gibi teşekkür edicem bi de. herkese.
  18. beste yapayım. izinli olduğum bi gün yapim bunu ben. kaotik olsun, plogresyon.
  19. istediğim herhangi bişey firesiz olsun. tamamı ama, hiç öyle yok yani "ay şurası oldu ama, şöyle de olsaydı ühü" sikerim ulan.
  20. halcyon day gelsin, nütfen.
  21. yeter. yetsin, yetmeli.

8.12.09

Sarhoş Uyuması

sadece yazmış olmak için ya bütün nefes..
verdim ben.

***

her dakikan, her saniyen, başına gelen bin musibet, kimine dokundurabildiğin her saniye ki, çoğu olmalıydı zaten. kimseye verdiğin her zarar ve her fayda birilerine dara kattığın, hepsi ondan, hepsi hak.

bak, sadece hatmettiğin küfür, şükür, benlik, lütuf, inayet ve her türlü nedamet ki bizim ellerimizde nakşolunmuş; hepsi yolda, hepsi yok nihayetinde. ama biz öresiye, hepsi hazrolda sana nazır. martılar...


28.11.09

donüş ii

yarın arefe. perakendecilik ve mağazacılığın altın günü. insanların maaşını, babasından parasını, çaldıklarını, biriktirdiklerini, varoluşlarını; nakit/kredi kartı ile piyasaya salıp yeni kimliklerini, dinlerinin aklığıyla, üzerlerine çalacakları gün.

GÜN ONLARIN GÜNÜ!!

benim payıma, onların boğazladıkları hayvanların sahiplerine verdiklerinden kalan parayı saçmalarına yön vermek düşüyor. sistemin bu kısmında olmak ne kadar iğrençse, dışına çıkamamak o derece boğuk. ama zevk almaya çalışmak şart. her gelene, suratlarındaki "ama ben bu kadar parayı ödeyemem?" bakışlarına rağmen, maksimumu aldırmaya çalışacağım. çünkü ben böyle para kazanıyorum.

neyse, konu bu değil. saat 2, gece. 6,5 saat sonra uyanmış, traş olmuş, somurtuk bir suratla evden çıkıp kırmızı dolmuşlara bineceğim. hava soğuk olacak. dolmuşsa tıklım tıklım...

ama uyuyamıyorum? evet konu bu.

16.11.09

Dönüş

Yol'u okudum evden çıkmadan az önce. yaklaşık altı ay önce, içinde bulunduğum yoğun otsal-boksal mevzuları ucundan muzip, ne de güzel anlatmışım. amacım tamda oydu. mutlu oldum sabah sabah...

o zaman ki sinir ve de buhranımın müsebbibi iş, para, "ne olacak serj'in hali" iken, söz konusu dingillerin problem olmaktan çıkması için istanbul'u terkedip, güncel katil adapazarı'na doğru yola çıktım. yanımda yanan bir kafa, bir adet müzikçalar, uzun sakallar, kısa saçlar ve uzakta da olsa, yadsınamaz yoğunluktaki umutla çıktım evden.

bu aralarda bir sürü olay oldu. iş bul, ev değiştir, kardeşin kafayı yiyip buraya, sakarya'ya gelmesi... hızlıca sarıyorum buraları...

aradan tam 6 ay geçmiş.


"insanın kendi çemberindeki kendine en uzak noktası tam karşısı değil, bir adım sağıdır. bunu bil."

14.10.09

eight wave.

"there was nothing, before they'd clashed down us. then, we were just blinds, seeking through its shade. something was obvious, oh shame on us, we were young. something was clear, something that no one can handle that was stuck into our bare hands.

there was nothing...

we were her waves, carrying hopes through the stream.

it blinded us.

stuck in refreshed death."

***

bak şimdi.

yalan söyle, kız bi şekilde. kimse umduğun kadar zeki değil, korkma. ilk gelen bahaneyi vurabilirsin. ortalamaya vurabilirim kendimi, sadeleştirebilirim. seviyesizleşebildim çünkü daha önce. karaktersizleşebilebilen biri olabilerek, tüm yetebilirliği, tüm melekeyi sırtıma vurabilirim.

ben aslında hiç ummamıştım bunu. kayıp değildi gördüğüm hayır. kazanç da değildi. tetiği ilk çektiğimde çıkan tekil kurşun kadar pişmanım hadi gönlün olsun. farkettiğim hatalarca düzelttim kendimi, sadece. sadece anlatma için burdayım. noktamı koyarım, ardında büyük harflerim yoktur. olamaz. olmasın. lütfen...

***

bu albümü kimbilir ne zamandır dinliyorum (4 ay?).

1 iyi, 2,3,4 eyvallah. 5,6,7 ve 8.

8.

***

üçü severim, sayarım. diğerleri arasında imtiyazı sabit bir yere sabittir.

özeldir.

sevgimi onla anlatırım kendime, öfkemi onla celbederim, ki onla dökerim duygumu her şekliyle. sevdicek ya dinse dese de, ben pattern bu derim, ona söylemem.

bu şarkının üç bölümü var.

giriş gelişme ve de sonuç diyen ilkokul öğrencilerini alınlarından öperim.

***

"i've been there, there times. waves, oh they smacked me in the eye, bruised all i got."

***

açıyorum.

shuffle'da geliyor.

içim acıyor.

gelecek olanı bildikçe, ve "umulan başa gelmeyecek" dürtüsünü ta içte hissettikçe, ne varsa, introda akıp gidiyor. basit ritm.

trompet.

***

"dudağını büküp dalıp gitme zamanı seyrederken. ya sen onu üzersin o zaman, ya da o sana devirir hıncını. ilgileme, öyleymiş gibi yap. sus lütfen.

zaman sana küsmesin kıymetlim, zaman seni sevsin.

ancak o zaman bırakır kendini ellerime.

seni benim."

***

algılarım değişiyor. öfke var. alabildiğine sığ ve o kadar korkak. o kadar dolu ki kendi bilmemneleriyle, almıyor içine, kendimi unutturamıyorum sığınabileceğim koruluğun bekçilerine.

dolularmış.

vur, tam o an, girebilirsin.

nemli çünkü, ıslak. dokunduğun saç ve taşıdığın kum kadar ağır havadaki su.

***

gelişiyor sonra. anlatabileceği şeyler bir sürüyken şarkının, susmuş gibi. anlatacaklarını duyma sen, ihtiyacım var dinlemene, ama kendin bul. üç. fazlası değil. ama ben anlatamam.

kendinden pay çıkar, hareketlerimi oku. ama manual'ı ben değilim hiçbirinin. beni kılavuz alma. senin burnun var mı?

sonra da sakinleşiyor. dalgalar hırçın olsa da, durgun olmadığını kabul eden insan durgunlaşıyor. hareketleri refleksif. hareketleri dingin.

gelecek

elbet gelecek.

bitmiyor, bitmemeli çünkü.

ardından gelen ne olursa olsun, o bilmez, istemediğinden de eminim. güzel olsun mesela. bu bitmesin ama. bitemeyeceğini bilsin. sıksın kendini. istesin. emin olsun. bilsin.

bitmesin, arkasından daha iyisi gelecek.

gelecek. ama o bunu bilmiyor, evet, albümün prodüktörü ta kendin olsan bile bilmiyorsun.

sus ve dinlemeye devam et.

***

because, it'll end,

eventually.

***

10.8.09

ikiyle üçü toplarsan 5 olur.

bugün işimdeki dördüncü günümdü.

müziği özledim, dinlemeyi özledim. sabahtan akşama dek yaz hitleriyle çalkalanıyor mağaza, kafayı yiycem.

canım kaçamak yazı yazmak istiyor, çünkü yazamayacağım bir süre sanırım. her akşam giricem mutlaka, ama 11de yorgun argın evde olup, milady'yi görmektense çat çut yazı yazıp 2de uyumak pek mantıklı gelmiyor.

***

peki en kolay yazı nasıl yazılır?

görelim hadi.

***

playlistim önceleri azra'nın bilgisayarına attıklarım, milady tavsiyeleri ve gelirken erdem'den aldığım mp3'lerden oluşuyor. tam karma yani. müzik zevkimin tek kotada en çok eritilebilir hali yani, benim zevkim, erdem'in zevki, lady'nin zevki. evet bunlar müzik zevklerine en çok güvendiğim üç kişi. ortaya harika ötesi bi liste çıkıyor haliyle. dinle, bundan daha iyi kür bulamazsın, 09 summer hits sıçkısına.

***

1 - "mother, at my first breath
every paragraph was set"

2 - "the regrettable roles
the salvation they sold
satisfied your desire to burn and now you've learned?"

3 - "it took so long to realize that
you were the voice thats been
calling me back home."

4 - "looks invent a felling in a meaningless exchange
it’s a testament to perseverance; a homage to a shame
cover your mouth"

5 - "our knowledge was complete
all our needs fulfilled
we could not feel
a fairytale so unreal for adventures like me and you being nothing but
shadows of our mortal selves i a way, i perceive myself as my own god my
own master and my own slave."

6 - "one for all
all for one
we are strong
we are one

one for all
all for one
we are one
nemesis"

7 - "now - to be truly free
i'll let it come to me
so -break me if you must
when you break this crust
freedom is to see"

8 - "but i'm still right here
giving blood, keeping faith
and i'm still right here."

9 - "you sleep in the light
yet the night and the silent water
still so dark..."

10 - "it's gone from light to grey
but i'll move those clouds away
letting the sun shine through
in this ode to you"

11 - "once he had forests and mountains
that were only his - listening to him
once he would run through the summer days
catching memories for ages to come
now he is dressing this naked floor
with his flesh and blood, and times passes by
his trade of pain might just have lead him
to deal with consequence
for some change as time passes by"

12 - "my shadow's shedding skin and i've been picking scabs again."

***

işte böyle.

***

btw, neden numaralandırdın ki gudik diyenler.

herhangi bir lyric database, google kullanmadan hangi şarkılar olduğunu bilene ödül vericem. "ee salak, kullansam nerden anlıycak?" diyen gudiklere tek şey diyorum:

- anneler anlar oğlum, anneler anlar.

17.7.09

Porcupine Tree, The Incident

Porcupine Tree, adı doğrulanan yeni albümü The Incident'ı 14 Eylül 2009 günü Roadrunner Records'dan çıkartıyor. Steven Wilson'ın açıklamasına göre, albüm 2 CD'den oluşuyor. İlk CD'de, 14 bölümden oluşan 55 dakikalık The Incident isimli parça bulunuyor. İkinci CD'de ise The Incident konseptinden bağımsız olarak yazılmış 4 parça bulunuyor. İşte The Incident konseptinin kapsadığı 14 bölümün isimleri;
1. Occam’s Razor
2. The Blind House
3. Great Expectations
4. Kneel And Disconnect
5. Drawing The Line
6. The Incident
7. Your Unpleasant Family
8. The Yellow Windows Of The Evening Train
9. Time Flies
10. Degree Zero Of Liberty
11. Octane Twisted
12. The Séance
13. Circle Of Manias
14. I Drive The Hearse
İkinci CD'de bulunan dört bağımsız parçanın isimleri ise şöyle olacak;
1. Flicker
2. Bonnie The Cat
3. Black Dahlia
4. Remember Me Lover

12.7.09

Sansür

Sansür ülkemizde manasız bir şekilde ilerleyen bir baskıdır. Bu baskının azaltılması ve hatta kesilmesi şarttır. Neden? Çünkü biz baskılara boyun eğdikçe yakında boyun eğmemize dahi sansür koyulacaktır.

Sansür wikipedia Türkiye bölümü tarafından şöyle tanımlanıyor; "Sansür, insan ifadesinin çeşitli yollarla kontrol altına alınmasıdır. Pek çok durumda hükûmet tarafından uygulanır. En somut amacı toplumu korumak ve devletin üzerinde kontrol sağlayacağı şekilde geliştirmektir. Genellikle toplumu etkileyen durumlarda/eylemlerde uygulanır ve ifâde özgürlüğünü suistimal eden düşünceleri bastırma amacı güder. Ayrıca, sansür, toplu iletişimden kimi düşünceleri ve konseptleri çıkarma yoluyla algıyı kontrol etme eylemi olarak da nitelendirilebilir. Sansüre uğrayan şeyler tek bir kelimeden başlı başına bir kavrama kadar değişebilir ve değer sisteminden, ahlâkî yargılardan etkilenebilir."

Şu noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum "..insan ifadesinin çeşitli yollarla kontrol altına alınmasıdır" Bu hakkı kim nasıl vermiş bilmiyorum ama hiçbir gücün sizin göte "göt" deme özgürlüğünüzün elinizden almaması lazım. Can Yücel üstadımızın söylediği gibi "bizim memlekette göte göt denir." Böyle de olması lazımdır efendim.

Bu insanlar yakında Türk Dil Kurumuna da baskı uygulayıp sözlüklerden bu kelimeleri çıkarma emri verirse şaşırmayın.

Tencrenin kapağını açarken karşınıza "bu yemeğe tuz atılması mahkeme kararıyla engellenmiştir" gibi bir ibareye maruz kalır tabiri caizse "boku yeriz." bok diyorum bak. bildiğin bok.

Şimdi çoğunlukla kelimelerden bahsedildi ama şöyle bir durum daha var ki beni en çok kıl eder. herhangi bir kanalda herhangi bir program veya diziye bakın. Bütün sigaralar buzlandırılır ya da flulandırılır. Neden? Kötü örnek oluyormuş efendim... Ulan mantıklı arkadaşım sen onu buzlasanda flulasanda biz orda ne bok içildiğini bilmiyor muyuz? Biliyoruz. Bitmiştir. "Efendim çocuklar kötü etkileniyor!!" Cem Yılmaz'ın söylediği gibi o kadar şeyin arasında çocuk o sigaraya takıldıysa yapacak bir şey yok. Zaten sende sigarayı sansürlediğin zaman çocuk "lan orda bir bulanıklık var ama nedir aq anlamadım" dediği zaman senin yüzünden küfür etmiş oluyor bu biiir... ikincisi ailesine "anne bu saçma sapan bulanıklık nedir" diye sorduğu zaman annesinin o çocuğa "yavrucum evladım o tost makinası" diyeceğini hiç sanmıyorum. Tabiî ki yanıt "sigara" olacaktır.

Gelelim engellenen sitelere. Genelde pornografik içerikli oluyor. Bu hakkı insanların elinden alma hakkında sahip değilsiniz. Üstelik illegal yollarla bu yasaklı sitelere girmek bu kadar kolayken siz istediğiniz kadar "bu site mahkeme kararıyla kapatılmıştır" yazın kırmızı kırmızı... ha şöyle bir konu var ki burada size hak veriyorum çocuk pornosu... evet bu ahlaki olarak yasaklanması ve ortadan kaldırılması gereken bir konu. Size bu yüzden kızan yok zaten. Bu konuda herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Bu iğrenç ahlaksız duruma göz yumacak değiliz.

Youtube a gelelim ki bu ayrı bir muhabbet.. Dediğim gibi zaten bu yasaklı sitelere girmek çok zor değil. Ama asıl sizi sansürlemek lazım ki insanları illegal yollara itmeyin. bu sitelerde atalarımıza, atamıza, insanlarımıza yeri geliyor kişisel olarak kendimize hakaret ediliyor. Ama bu siteyi mahkeme kararıyla engelleyeceğinize içindeki o kötü içeriği sildirsenize ? Her ne kadar bu saçmalıklar olsa da biz youtubetan başka şekillerde faydalanıyoruz. 3-5 tane çapulcu şerefsiz iğrenç videolar koyuyor diye diğer haklarımızdan niye ediliyoruz arkadaş? Hani koskoca Türkiyeydik? götü boklu bir siteden 2 tane içerik sildiremiyor muyuz? Yok artık...

Demem o ki siteleri kapatacagımıza, sansürleyeceğimize içerisindeki bize hakaret sayılan şeyleri sildirelim, engelletelim bir şeyler yapalım. Ama siteyi kökten engellemeyelim arkadaş.
Zaten şu facebook meredi çıktığından beri insanlar videoları oradan izliyor ama yine de buna gerek yok.

Bazı yararlarıda oldu tabi, daha klavyede "a" harfinin yerini bulamayan adamlar artık DNS ayarlarını değiştirerek sitelere girme yollarını öğrendiler.. Bu başka nerde yaşanır bilmiyorum.

Wikipedia nın tanımı "...toplumda düzeni sağlamak, korumak..." gibi ifadelerle devam etmektedir. Ama ben bir "küfür" ün sansürlenmesinin bu tanımda yerini bulamıyorum. Bırakın da rahat rahat film izleyelim arkadaş!! 10 yaşında daha filmin ne anlattığını anlamayan çocuklar küfür duymasın diye ben dııııt seslerine neden maruz kalıyorum yahu??
Lan o çocuk daha filmin ne anlatmaya çalıştığını bile bilmiyor ama küfür duyunca psikolojisi bozuluyor veledin. Bırakın böyle işleri!! Cem Yılmaz'ın dediği gibi "film değil çocuk olmamış" hem korkmayın o çocuk sokaklarda benden sizden daha çok şey öğreniyor.
Üstelik küfür etmek insanın ruhu için gayet rahatlatıcıdır. Gidip araştırın.

Bu da böyle bir yazı. Umarım sansürlenmez...

16.6.09

alobaraP

kim kendinin farkına varabilmiş, pencere altına döktüğü suyun saksılardan dökülen kısmında ki?

***

we are choosing to be here right now. hold on, stay inside...

***

sık dışını, kır dizini, sustur soluğunu.
çenen çıksın yerinden, tırnakların kırılsın.
vücudun titresin, kemiklerin zangırdasın.

sonsuz hisset kendini, yapman lazım çünkü. olman lazım, olabilmen lazım. ölüp gittikten sonra çürüyecek, kül olacak, kokuşacak bedenin, dizlerinin yara olması lazım, tırnaklarının kırık, dişlerinin sökük, saçlarının dökük, gözlerinin kuru olması lazım.

seçtin,
seçmek zorunda bırakıldın,
zorlandın.

türlü gözbağının ardına saklanıp gücünü bileklerinden bertaraf ettin. göz yumdun çünkü sen. haksızlarken hırslarını dizginledin. anın kutsanmışlığıyla kulaklarını tıkadın.

şimdi sus.

***

this body holding me reminds me of my own mortality.
embrace this moment. remember. we are eternal.
all this pain is an illusion.

***

kimse kimseye duyunca gözlerini yaşartan, mutluluktan götünü alkışlatacak şeyler vaadetmedi. doğduğunda fırladığın delikten, doktorun çok güzel olması yüzünden çıkmadın. hatta kara kıştı belki, belki o gün annen ölmüştü sen daha ilk zılgıtını basmadan.

kimseye haksızlıklarını haykırma şimdi. benliğinle hükmet, gözlerinle anlat. insanlar kötü, insanlar iğrenç ve onlar mideni bulandırıyor her dokunma sonunda. anlatabildiğin insanlar varken bunu, "insanlar iğrenç hepsinden tiksiniyorum" diyebildiklerin varken, bunu dipsiz bir kuyuya haykırıp, ekosuyla tatmin olup kulaklarını dört açmak varken sayısız göze sunuyorsan öfkeni insanlar güzeldir. insanlara inanmalıdır. insanlarla olmalıdır.

herkes korktuğunda sarılır tanrı'ya. öss'ye girmeden, 65'inden yaş almadan, köpek kovalamazken tanrı dinlenmektedir. herkes şefkatini ona adar, ona şükranlarını sunar, ondan ister. güçteyken emzik gibi sarılınan tanrı'dır.

sen öfken için kullan tanrıyı. kız, bağır, küfret. her şeyden onu mesul tut. içten içe olmadığını, aslında hiç var olmadığını, hiçbir şeyin varoluşunu bir hiçe bağlasan da, hiçliğin daha dürüst geldiğini kabul etsen de yap bunu. onların kuralıyla oyna. onları onların silahıyla vur.

ama üzerlerine bomba atma. gül de...

***

bütünlüğün tamamlayıcılarıyız. boşluklarla dolu bir boşluğun ara boşluklarıyız, balon fazlarıyız, ağır metaller değiliz hiçbirimiz.

farkında ol, gözünü aç. kendin ol, hiç kimseye benzeme.

insan ol.

***

this body holding me, reminding me that i am not alone in
this body makes me feel eternal. all this pain is an illusion.

30.1.09

Poalt’a, Poalt için Tekzip

Tavsiye Lan Bu Sefer adlı Hasar yazısını okuyan arkadaşlarım çıldırdı, kafayı yedi.

kimi yetersiz buldu, kimi galeyana geldi, kimi davos’ta peres’e ayar verdi(yürü be başbakanım! for the horde!)(bu arada rte wow oynasaydı kesin night elf rogue açardı, açıklaması zor)

neyse, dedim “ulan serj, yap o listeyi, yap. jacob’un listesi gibi olsun, yürü lan!”

yapıyorum, işte tarihe şahit oluyorsunuz, sakin olun.

ilk önce önce sakin, ardından hareketliye doğru giden bir ivme yapacak olsam da vazgeçtim. tüm arşivi wmp’ye attım; şansıma güveniyorum.

bu arada, güneş’in radyosunda yayın yapma gibi bi hayalim var, (böyle söyliyim götü kalksın, oo lelli) eğer kısmet olursa, bu listeyle çıkıcam bebeyim.

ilk şarkımız “Judas Priest”ten geliyor, bir marty mcfly((:) cover’ı. “johnny b. goode”. rob halford’un apayrı bir perdeden, apayrı bir solukla söylediği; klasiğin en yutulabilir formu. devam devam…

ikinci şarkımız artık memorandum ve burning- a wish hallerinden feci ıraklamış lacrimas profundere’den geliyor: “solicitude, silence”. bu şarkıyı bir grup şahsa da hediye edip, selam yollamak istiyorum evet. alakası olmayan, zorlamasak asla dinlemeyeceği bir grubu ısrarlarımız üzerine çalmaya çalışan, çalan, büyük görev insanı mesut; grubumun uzun saçlı tek elemanı tospaa ve lacrimas’ı sevdiğini bildiğim gökan’a armağan etmek istiyorum. sevin.

bu eser kalbimizde yeri ayrı olan, israil’in gülü, musa’nın çocuklarından geliyor. orphaned landthe beloved’s cry”. hem bu kadar basit, hem de bu kadar içten ve eksiksiz şarkılar daha bir yerinde oluyor bazen. tercih tabi. seviyoruz seni orphaned land, kobi :*

listemizin 4. şarkısı en birinci gruplarımdan the tea party’den geliyor. aklımda hep bu şarkıyla ilgili bir sürü proje var. bu şarkının fonunu oluşturduğu bir film örneğin, final sahnesi. çöl, sıcak, boğucu. her şey bitmiş. bir baba hasta, kurtarılmaya çalışılıyor. film bununla alakalı zaten. uzakta hastane görülüyor. yetişemiyor. oğlun farkettiği anda “the halcyon days” giriyor. gözlerim doldu evet.

sıradaki şarkımız alice cooper’dan. “school’s out”. açıkçası guitar hero iii – legends of rock’a kadar dinlememiştim hiç, kötü olmuş. bu arada bir dip bilgi. bu albümle, pink floyd’un the wall albümünün prodüktörü aynı(isim veremeyeceğim). ve bu şarkıda ve another brick in the wall’da kullanılan çocuk korosu aynı, ve fikir prodüktörden. “schooool’s out fooor summer! schoool’s out for-ever!” negzel nan.

bu listede metallica’ya yer vermeliydim. en iyi albümüne gittim. oranın en iyi şarkısını aldım. metallica’nın ilk dinlediğim albümüdür “… and justice for all”. henüz 14-15 yaşındayım. onur abimden çekmiştim kaseti. ilk o şarkı ağzıma sıçmıştı. diğerleri çok hızlıydı, ya da çok sertti. işte bu istenen fırsatı sunuyordu. körfez savaşı’na bir öfke nöbeti, “one

bu şarkıyı bir çoğunuz bilmiyorsunuz. erdem ve benim şizofren eşiğimdir bu şarkı. arşivde rastgele bulduk, sevdik. sorduk bilen yok, grubu bilen yok, albümü bilen yok. google’ın ihaneti tam bu şarkıya denk gelir, google’da yok. “i was dead inside”, ferhat göçer’in yastayım adlı eseri bu “Deepressive Oriental Doom With Grunts From Hell” janrındaki eserden çalıntıdır. sene 2004, albüm memories. :*

tool. nereye koyacağımı şaşırdım açıkçası. açılış için “the grudge”’ı düşünmüştüm. geçen ek$i’ye gökan için yazmıştım; dinleyince nedense aklıma gökan geliyor diye. tam bir açılış şarkısı bu. ama maalesef giremiyor listeye:( çünkü “third eye” var, 14 dakikalık arınma ritüeli, göz, kan. bu şarkı polat’a gelsin. gözünden kan aksın, görünce mutlu olamasın. “… so good to see you once again…”

kalmah’a doğru düzgün hiç ısınamadım. kötü grup değil, kesinlikle. ama vokal, çok itici. erdem’i çok üzdüğümü sanmıyorum sevmeyerek, ama dinlemek isterdim. o ne lan? neyse. belki de ilk kez sevdiğim için en sevdiğim kalmah şarkısı “dance of the water”. dinleyin lan.

kanımca en güzel lake of tears albümü forever autumn’u burun farkıyla geçen “headstones”’tur. o albümde headstones ve dreamdemons en sevdiğim iki şarkı fakat, nedense tam buraya bir “sweetwater” koymak istedim, tam oraya evet. bu şarkıda anımsayamadığım bir umudum gizli sevgili gönül dostları. ulan o adamı o tatlı su kaynağına götürse her şey daha iyi olucakmış gibi. solosu da güzel lan.

in the woods… çok menem bir grupmuş. bugün eda, “yordu grup beni feci” dedi. sinirlerim bozulsa da haklı kız. yorgun müziği bu. 299,796 km/s dışında hepsi öyle şarkıların. birde bardo, enstruman sevişmesi o. neyse bu eda’ya gelsin, “closing in

tamam piyasa oldu, tamam zaten müzikal bi çizgileri yoktu, tamam amy lee’nin kaymağını deli yediler(ne yiyosunuz lan hırbolar)… bir sürüsü var daha. ama, ufakken tapıyordum lan ben onlara, ergendim o zaman, pipim ve sivilcelerim vardı. geçmişe saygı. evanescence’den geliyor, “bring me to life”, güzel güzel. erdem’e gelsin bu da, evanescence’i çok sever, ööle bööle değil. şöyle:

o(0)ooo (nah bu)

listede ikinci defa olmasını istediğim bir grup. göt grup, acayip grup. kendisine hem bu kadar küfredilip böyle işlere imza atmış grup. metallica, “master of puppets” ama s&m versiyonu. ulan orda olmak vardı lan!

bu şarkıyla ilgili acayip ilginç bi anım var. bana ilginç. vh1’ı açmıştım, vh1 rocks var. bunlar çıktı. daha önce hiç dinlememiştim. sevdim, çok sevdim. ertesi gün radyoyu açtım, ilk çalan şarkı yine o. alice in chains, would? aşkım bitanem opeth de coverladı, 10 numara oldu. öyle de özel bi şarkı. mikael :*

ahah opeth yok di mi, 7 kelime: the face of melinda akabinde, reverie/harlequin forest. noldu boşaldınız di mi?

o zaman bi de muse’dan gelsin: “knights of cydonia” bu şarkıyı ghiii’te çalmak gibisi yoktur. bi de raining blood’u, bi de one’ı, bi de the metal’ı, bi de…

bu şarkı ipek’e gelsin. dredg, scissor lock. çogzel nan.

güneş’e de bi tane “slain memories” çaldım mı, oldu bu iş. noumena’dan…

***

aa ben kaldım lan?

tool’dan gelsin. “jimmy”. nasıl da canım çekti.

neyse canlar, polat liste böyle yapılır. respect bro!

ben de yavaştan yol alayım: “i’m heading back, hoooooooooooooooooooooooooooome!”

***

kim bu listeyi yapıp bir kez dinlerse, vajinal-klitoral-mental orgazmların doruğuna ulaşır.

ben öyle oluyorum babs.

28.1.09

Tavsiye lan bu sefer

Şimdi ben size bir kaç şarkı armağan etmek istiyorum. Yani dinlemek zorunda değilsiniz tabi ama dinleyin anasını satıyım bir şey kaybetmezsiniz. En nihayetinde müzik..

Öncelikle şöyle bir giriş yapmak istiyorum (ki psikolojik halinizi bilmediğimden dolayı) Opeth - Burden (Watershed 2008 albümü) Serj manyağı yüzünden kendileri aklıma gelmiştir bu saatlerde. Koyduğu player yüzünden. Bu arada saat 12:35 birazdan öğle yemeği yiyeceğim için kendimi iyi hissetmem lazım ama iştahım yok. Her neyse. Sonuna kadar bunu iliklerinizde hissetmenizi istiyorum. O sonlara doğru atılan solonun klavyenizde bunun gibi bir yazıyı yazmanız için size bir enerji vereceğine emin olun. Salak insanları düşünmeyin. Bu arada Serj eşmanyaktanda bir talebim olacak. O da en yakın zamanda "burden" ın türkçe sözlerinin yayınlanmasıdır. Saygılar.

Arkasından açmanız gereken şarkı bir nefes alma niteliğinde olmalı. İşte bu noktada içeri bir progressive topu atmalısınız. Gol olur korkmayın. Oceansize - Music for a nurse(Everything Into Position albümü) iyi bir seçim emin olun. Bu şarkıyı birde uyumadan önce dinlenemizi tavsiye ederim. Yatağa uzanın kulaklığı takın ve "rastgele modu"ndan çıkın. 45864648 defa "Repeat" a bastıktan sonra uykuya dalmaya çalışın. Deneyimlerinizi burda paylaşmanızı istiyorum. Mümkünse tabi..

Bunun arkasından gaz bir parçayla devam etmeniz şiddetle sabit kılınır. Lütfen hemen mp3 arşivinize girin ve ordaki parçalar içinde size gaz gelebilecek parçayı seçin. Size tavsiyem Moonspel - Night Eternal (Night Eternal 2008 albümünden)... Hatta mümkünse klibini izlemelisiniz. Ha unutmadan Serjkhan Tercüme bürolarına saygılarımı ileterekten bu şarkının da türkçe sözlerini rica edeceğim. Bu acizane istek eşmanyak kardeşimi fazla yormamak umuduyla.

Biraz önceki gaz parçanın size verdiği o adını bilmediğim hormonun yüksek derecede bağımlılık yapmaması için direk bir dönüş yapıyoruz ve Opeth - To bid you farwell (Morningrise 1996 albümünden) diyorum. Sakın ama sakın kendinizi fazla kaptırmayın. Bu şarkı bambaşkadır çünkü. Anlattıklarını "müzik evrenseldir abi sözlerini duymama gerek yok" diyerekten anlayamazsınız. 1996 yılında ilk isveçte daha sonra tüm avrupa ülkelerinde ardından da Türkiye dahil olmak üzere çoğu ülkede yasaklanmıştır. Nedeni intihara meyil vermesi. Toplu alanlarda, radyoda ve televizyonda yayınlanması yasaktır. Bu konuda gayet ciddiyim efenim. Bu yüzden bu sefer serj'den bunu tercüme etmesini istemiyeceğim. Gidin kendiniz bulun bi yerlerden. Ama unutmayın ki bu garip bir şarkı.

Şimdi biraz keşif sonucu çıkan mücevherleri izleyeceksiniz. Riverside - Reality Dream 2 (Out of myself 2003 albümünden) Ben bu şarkı hakkında fazla bir şey yazmak istemiyorum yüksek müsadenizle.. Dinleyiniz lütfen. Arkasından aynı grubun aynı albümünden The Curtain Falls açınız. Bitişi In Two Minds ile yaparsanız büyük bir haz alacağınızdan eminim. Dediğim gibi pek fazla bir şey yazmak istemiyorum bunlar hakkında. Zaten yazamam.

Bunları hissetmeye çalışan bünyeyi bu sefer Everything In Its Right Place (Radiohead) ile yalnız bırakmak istiyorum. Tavsiyem falan değil. Bunu resmen aklıma geldi diye yazdım. Son önemlidir. Sonu siz seçin. Saygılar, iyi dinlemeler...

27.1.09

Death Race (2008)



Evet farkındayım bu aralar 2008 yapımlarına takmış durumdayım. Ama bu filmi paylaşmamın sebebi 2008 falan olması değil. Jason Statham abimizin sağlamlaştırdığı bir film olması.

"2012 yılında Birleşik Devletler ekonomisi çöktü. İşsizlik oranı tavana vurdu. Suç oranındaki artış kontrolden çıktı. Cezaevi sistemi kırılma noktasına geldi. Özel şirketler, ıslah evlerini kendi çıkarlarına kullanmaya başladılar. Terminal Island Hapishanesi, düzenledikleri yarışları internette yayınlamaya başladılar. Ölümüne yapılan bu yarışların izleyici oranı gitgide arttı. Onlar yeni gladyatörler, Terminal Island ise onların kolezyumlarıydı. Ancak, eski Roma tarzı bu gösterilerden seyirciler çabuk bıktı. Daha fazlasını istediler... Böylece "ÖLÜM YARIŞI" ortaya çıktı...."

Şeklinde giriş yapan film "gel beni izle bak ne olacak" diyor size. 105 dakikalık bu filmde hızın ve saldırının douruğuna ulaşabilirsiniz. Filmi izledikten sonra insanın gelip direk Flatout oynayası geliyor ama en multiplayerından.


imdb bilgileri;

Director:
Paul W.S. Anderson
Writers (WGA):
Paul W.S. Anderson (screenplay)
Paul W.S. Anderson (screen story)
Release Date:
22 August 2008 (USA)
Genre:
Action | Sci-Fi | Thriller
Tagline:
Get ready for a killer ride.
Plot:
Ex-con Jensen Ames is forced by the warden of a notorious prison to compete in our post-industrial world's most popular sport: a car race in which inmates must brutalize and kill one another on the road to victory. | full synopsis
Plot Keywords:
Father Daughter Relationship | D Box Motion Code | Vehicle Combat | Car Accident | Remake

Film bir hapisanede geçiyor. E o pislik hapisaneler bellidir her zaman. Syahlar beyazlara küs, beyazlar siyahlara küstür... hep dolu psikopat ve ibneler vardır. Vee o hapisaneye Jensen Ames (Jason Statham) siz misiniz abimizi sinirlendiren, derken film başlıyor.



oyuncular ;

Jason Statham ... Jensen Ames
Joan Allen ... Warden Hennessey
Ian McShane ... Coach
Tyrese Gibson ... Machine Gun Joe Mason
Natalie Martinez ... Elizabeth Case
Max Ryan ... Pachenko
Jacob Vargas ... Gunner
Jason Clarke ... Guard Ulrich
Frederick Koehler ... Lists
Justin Mader ... Travis Colt
Robert LaSardo ... Hector Grimm
Robin Shou ... 14K
Benz Antoine ... Joe's Navigator #1
Danny Blanco ... Joe's Navigator #2 (as Danny Blanco Hall)
Christian Paul ... Joe's Navigator #3




O bu değil de kesinlikle bu filmin oyununun çıkacağını (belki haberim yoktur çıkmıştır bile) adım gibi biliyorum. Çünkü gerçekten film bilgisayar başında oynadığınız bir oyun gibi. bir miktar flatout çılgınlığı, biraz punisher intikamı, biraz da max payne psikopatlığı. Ha unutmadan bir de birazcık "sinir".

Aksiyon türü sevenlerin ilgiyle izleyebileceği bir film. iyi seyirler.

26.1.09

The Day the Earth Stood Still (2008)


The Day the Earth Stood Still Türkiye ye "Dünya'nın Durduğu Gün" olarak geldi. Küçük bir yazıyla bu filmi sizlere tanıtmak istedim. Nedeni ise son zamanlar aşırı derece gündemde olan bir felaket: Küresel ısınma...

Öncelikle filmin 2008 yapımından önce 1951 yapımı olduğunu da söylemek isterim. Tekrar çevriliyor, sanırım bazı insanların küresel ısınmaya tekrar dikkat çekmek istemelerinden dolayı.

Başlangıç harika. Konudan biraz bahsetmek isterim. Dünya kirleniyor, pisleniyor ve piçleşiyor yukarlardan başka gezegenden kurtarıcılar geliyor ve insanlara "dünyayı kurtaracağız" diyorlar. Şimdi bunu tırnak içinde yazdım çünkü ne kastedildiğini filmde görmenizi isterim.

imdb bilgileri buyrun;

Director:
Scott Derrickson
Writers (WGA):
David Scarpa (screenplay)
Edmund H. North (1951 screenplay)
Release Date:
12 December 2008 (USA)
Genre:
Drama | Sci-Fi | Thriller
Tagline:
12.12.08 is the Day the Earth Stood Still
Plot:
A remake of the 1951 classic sci-fi film about an alien visitor and his giant robot counterpart who visit Earth. | full synopsis
Plot Keywords:
Insect | Interracial Marriage | Resurrection | Environment | Stepmother Stepson Relationship
Awards:
3 nominations


İnsanların bu dünyada fazlalık olduğunu düşünenlerimiz vardır elbet ki büyük ihtimal senaristimizde bu insanlarla aynı fikirde. Film 12 aralık 2008 tarihinde yani yıl bitiminde vizyona girdi oyuncular tanıdık suratlar ve popüleritesi yüksek insanlar. Yani bu filmi sırf oyuncular için izleyecek çok insan vardır eminim.

oyuncu listesi buyrun;

Keanu Reeves ... Klaatu
Jennifer Connelly ... Dr. Helen Benson
Kathy Bates ... SecDef Regina Jackson
Jaden Smith ... Jacob Benson
John Cleese ... Professor Barnhardt
Jon Hamm ... Michael Granier
Kyle Chandler ... John Driscoll
Robert Knepper ... Colonel
James Hong ... Mr. Wu
John Rothman ... Dr. Myron
Sunita Prasad ... Rouhani
Juan Riedinger ... William Kwan
Sam Gilroy ... Tom
Tanya Champoux ... Isabel
Rukiya Bernard ... Student

Keanu Reeves abimiz başrolde. Arkasından bilmem hatırlar mısınız ama "Requiem For a Dream (Bir rüya için ağıt...)" efsane filminin efsane isimlerinden Jennifer Connelly geliyor. Onu uzun aradan sonra beyaz perdede görmek güzel. O eski toy halinden eser yok elbette ve kendileri doktor rolünde gayette doktor şeklinde. Astro-biyologum ben diye etrafta bağırıp durmakta.



Filmin üzerine aldığı görevlerden biri de 104 dakika boyunca sizi ekrana bağlamak bunu gayet başarılı bir şekilde gerçekleştirdiğine emin olabilirsiniz. Dünya bir yerlere gidiyor film sizi oraya götürüyor.


Etkileyici repliklerden birini sizinle paylaşmak istiyorum:

Polygraph Operator: Are you human?
Klaatu: My body is.
Polygraph Operator: Do you feel pain?
Klaatu: My Body does.
Polygraph Operator: Are you aware of an impending attack on the planet earth?
Klaatu: You should let me go.


104 dakikanızı boşa harcamayacağınıza emin olabilirsiniz. Bilim kurgu seven arkadaşlarımız sevinsin

[Rec]* 2007 (Espanyol)




Ve bir Analtik Artist Sıçmaları bölümüyle yine sizlerleyiz.

2007 yapımı farklı bir film. Öncelikle imdb bilgileri buyrunuz;

Directors:
Jaume Balagueró
Paco Plaza
Writers:
Jaume Balagueró (writer)
Luis Berdejo (writer)
more
Release Date:
23 November 2007 (Spain)
Genre:
Horror | Thriller
Tagline:
One Witness. One Camera
Plot:
"REC" turns on a young TV reporter and her cameraman who cover the night shift at the local fire station... more | full synopsis
Plot Keywords:
Ambulance | Handheld Camera | Revelation | Quarantine | Beaten To Death more
Awards:
16 wins & 5 nominations more
User Comments:
A re-introduction to the term "horror".




Anında "en iyi 5 filmim" sırlamanıza sokacağınız bir film... Çekim tarzı farklılığıyla kesinlikle kendinizi gerçekçi bir hikayenin ya da haberin içinde buluyorsunuz. İzlenmesi şiddetle tavsiye edilir. "rec" uzun zamandır izlemek istediğiniz veya izleyip özlediğiniz o "abi çok iyi film ya harbi özgün" filmlerinden. Psikolojik gerilim / korku türü sevenlere şiddetle tavsiye edilir. yalnız ve karanlık bir odada yüksek sesle dinlemeniz kalp atışlarınızın daha hızlı atmasına sebep olacaktır.

Bir handheld camera tarzı çekilmiş bu filmin en çarpıcı yanı insanın kendini film içerisinde hissetmesi olsa gerek. hikayeden bahsetmek isterdim fakat bunu yapmam uygun olmaz. Büyüsünün kaçmaması lazım ki insanların beklentileri kendine kalsın. Biliyorsunuz ki beklenti ne kadar artarsa hayal kırıklığı katsayısı o kadar artıyor.

Film tek ve handy kamerayla çekilmiş, bir kesinti, sahne atlaması veya ikinci bir kamera söz konusu değil. Bir haber sunucusu (hatta program ki ismi "siz uyurken" di yanlış hatırlamıyorsam) ve bir kameramanın baştan sona kadar ilerledikleri bir film. Bu gerçekçiliği arttırıyor. Filmin içindeyken sürekli aklınıza bir soru sokuyorlar ki bu da "neden" sorusu oluyor. Akıcılık ve kendine bağlama doruk noktasında. Oyuncular tanıdık değil, senarist tanıdık değil, yapımcı vs..



oyuncular;

Manuela Velasco ... Ángela Vidal
Ferran Terraza ... Manu
Jorge Serrano ... Policía Joven (as Jorge Yamam Serrano)
Pablo Rosso ... Pablo
David Vert ... Álex
Vicente Gil ... Policía Adulto
Martha Carbonell ... Sra. Izquierdo
Carlos Vicente ... Guillem Marimon
María Teresa Ortega ... Abuela
Manuel Bronchud ... Abuelo
Akemi Goto ... Japonesa
Chen Min Kao ... Japonés
Maria Lanau ... Madre histérica
Claudia Font ... Jennifer (as Claudia Silva)
Carlos Lasarte ... César


Bu kadroya sahip olan bu film sizin favori listenize girecektir emin olun. Rec uzun zamandır izlerken gerilmek istediğiniz ama gerilemediğiniz filmlerden değil. Gerileceksiniz.

19.1.09

Ah O Şarkı...

merhaba, naber lan?

sebepsiz bir yüzleşme içerisindeyim bu aralar blogumla. sevgi/saygı uzuvlarına değilmesi gerekiyor şu evrede. sürekli, "yeni şeyler yapmam lazım, küstürdüm herkesi mehühü" kayıntıları aklıma düşüyor, nitekim sinirlerim bozuluyor. o sebepten dönüp dolaşıyorum. player ekledim, benim sevdiklerimi dinlemek zorundasınız. napim lan? elimden gelen bu.

niye küstünüz lan? yazıları mı beğenmediniz? beğenmediyseniz en başta neden gelmediniz? dayanılmaz bir herif miyim? sıkıyor muyum sizi? bu konuya bikaç gün içerisinde dönücem. canım sıkıldı, alakasız... ondan bi entrance eyledim, hani kulağınızı çekicem gibisinden. korkun benden.

***

dilerseniz bu güzel pazağrtesi ismini uygun gördüğümüz haftanın en birinci günü, ne kadar değerlideğişilmezfaydalıvitaminbarındıran müzik adını verdiğimiz şey hakkında ileri-geri konuşalım, yıkalım bu düzeni. ne dersiğiz?

müzik hafızası. iflah adlı ne olduğunu bilmediğim organımızı ya çok seven ya da nefret eden bişey bu, karar vermedim henüz. belki çok sevdiğinden ve de iflahtan aldığı tepkilerin pozitifliğinden "sevişelim bebeyim" dedi bu, ya da o kadar nefret ediyor ki; "sikerim ben bu iflahı" dedi, bilmiyorum. ikincisi daha muthemel.

neden karar veremedim?

iflah ne demek? felaha kavuşmak, felahlamak demek. japonların "l" harfini peltek bir "r" olarak söylediği gibi bu da fe"r"ahlamak olmuş, ilginç.

ha o ki, alakası yok. "senin kurtuluş yollarınla alıp veremediğim var" demek birine, çok gornografik. acayip bir nefret biçemi. ama saçma. "antikorlarını siktiminin" gibi. sevmedim.

neyse dağıtıyorum yine, müzik hafızası nedir? amnezikler için üstünden geçelim:

bir şarkının, albümün, sanatçının vs, müzikle alakadar bir olgunun; bir olayı anımsatması, atmosferi değiştirmesi olayıdır. örneğin uçluğu bir sürü değişkenin yoğunluğuna ve asıl örneğin derinliğine bağlıdır. (tam tanım kasan ezik sözlük yazarı gibi oldu lan dedirten tanım)

örnek: 4 yıl önceydi, o zamanlar bi kız arkadaşım vardı. ev arkadaşımın "buckethead diye manyak bi adam var, alın bu da albümü 'colma'" demesiyle, gece bu albümün loop'a alınmasıyla başlıyor. gece dişler fırçalanıyor(düzenli fırçalardım o zaman, peh), toolet yapılıyor, yatağa giriliyordu hanım arkadaşla. gece buckethead çalıyor.

bir gece, 10 gece, bir ay, bir sürü ay böyle gidiyor(ne abartırmışım lan?).

ayrıldıktan sonra geçen uzun süre, kovakafanın artık bayması, değişen zevkler vs artık 'colma'nın dinlenmemesi anlamına geliyor bir yerde. dinlenmiyor.

aradan geçen süre zarfında bikaç kez rastgeliniyor, "aa o şarkı lan" şaşırtısı giderek değişik formlara bürünüyor haliyle. zaman aralıklarına göre değişiyor.

geçen özlemişim kova adamı, indirdim. farkında olmadan iki gün dinlemişim. ama çok farklı bebeğim. hakkımda ileri geri konuşulmaması için belirteyim. "o günleri çok özledin diy mi kız" demeyin bana, sadece zamanı özlemekle alakalı bu. oyuncak valizimi buldum diyelim mesela, 10 senedir görmemişim; aynı. ya amelie'nin bulduğu hatıra kutusunu verdiği amcayı hatırlayın; gibi.

acaba bu hafıza beynimizin tam olarak neresini uyarıyor ve de hırpalıyor(felah ne alaka)?

araştırmacı kişiliğimin pek yemediği bi konu olmakla beraber, pek de umurumda değil açıkçası. sizin de olmasın. misal, ... vazgeçtim, yok misal falan. kurcalamayın, eğer kurcalarsanız, aklınızdan olursunuz; dinden çıkarsınız. yaa yaa.

tek gerçeklik sıklık bu noktada. yoğunluk.

1 kere dinlediğiniz bir şarkı, ne kadar mükkemmel, ne kadar ohaa! bir olay esnasında dinlenirse dinlensin; bu kapsama girmez. giremez daha doğrusu. sistem reddeder. sadece fon müziği olur, dinleyip "aah" dersiniz kesin, ama zaman için bir getirisi götürüsü olmaz. yani gözünü kapattığında hala aynı yerde olduğundan eminsindir, insana şaşırma şansı bile vermez.

ama o şans gerçekten çok güzel bişey. harika.

biraz mazoşizm de varsa işin içinde, tam şaraplık işte. bira, rakı, absinthe, kurtarmaz, kurtaramaz. şarap bebeyim, iğrenç, mide bulandırıcı bi şarap.

olayın derinliği, sıklıktan biraz daha arka planda kalıyor. sebebini bulamadım hala, ama bulabileceğimden eminim.

sevdiceğim retribution spec'li şimdilerin level 80 paladin'i Breieler the Explorer'ımı yeni yetiştirdiğim zamanlarda, 30-58 aralığı acayip sıkıcıydı. item bulamazsın, alt karakter kasanlarla instance'a girmek için isteğin kalmaz. swamp of sorrows, ungoro crater, ashenvale gibi en iğrenç quest zone'lar burada.

o aralar the tea party ve dredg kasmıştım kaba tabirle. şimdi ne zaman "not that simple" başlasa, içim kapanıyor, midem bulanıyor.

ama level kasmak ulan? çok mu derin?

pıss.

mother earth dinlemeye göreyim within temptation'dan. eyvah eyvah!

ipek'le ilk evimiz. annem terminalden alacağım kekpoğaçabiberdolması kombinezonundan bir yelpaze seçmiş paketlemiş. onu almaya gidicem.

hep bu sebeple evden tek başıma çıkacağımda walkman'den ipek'in "deep forest" kasedinin üzerine çekilmiş seçmece eserleri dinlerdim.

mother earth, ice queen within temptation'dan; him'den bir sürü. don't fear the reaper'ın pasaj bölümündeki o klavye arpeji, yağmur, çatı, sesi aç sonuna kadar uğur, bira.

nedense o minibüsle giderken yaşadıklarım değil de genel olarak o dönem geliyor.

zaman yaklaştıkça bugüne, bakıyorum da eskisi gibi değil. hafızamı kaybediyorum. belki şimdi dinlenenlerin hafızada yer alması için daha çok süre gerekiyordur, bilmiyorum. ama doyurucu değil.

tool hiçbir zaman o gruplardan olmamıştır. bu da sanırım sürekli, her devrede hiç değişmeden dinlediğimden olsa gerek, hakeza opeth.

ha opeth'in sadece "orchid" albümü öyledir. birek roz imortır var çünkü.

kış, sömestr bitmiş. o zamanki sevdicek, sabah gelecek. uyuyamamışım. kalktım, çok zor ısındığım orchid'e ısınamadığım zamanlar. açtım orchid'i, o alttan çalarken diablo ii: the lord of destruction oynuyorum. gün doğuyor, sevdicek geliyor falan.

ama bütün gece o albümle geçiyor. sürekli dinleyip başka bir şarkı sandığım "the twilight is my rope" ve "black rose immortal" iflahımla uğraşıyorlar şimdi. bütün albümde en sevdiğim ikinci opeth albümü oluyor. ne güzel.

***

neden okumuyorsunuz lan beni artık? eda? poalt? bi sayko vardı? rodumkıralıçam? seryat?

küstünüz mü bana?

:(

14.12.08

In The Woods... - Omnio


1997 yılında çıkmış bir albüm.

uzun süre boyunca, pek saygıdeğer hanedaşım Tospaa'ül Nareaksiyon tarafından beynime sokulma çabalarına karşın elimin tersiyle ettiğim, "abi dark atmosferik bu?" "dark sanctuary?", "progressive?" "hiç girmeyelim oraya.", "e avantgarde?" "mars volta'yı bitiriyim önce" bahaneleriyle; önceden edindiğim önyargıyı kamufle etmeye çalıştığım grubun içine girdiğim ilk albümü.

e çıktığında orta okuldaydım?!


ilk önce dilerseniz, aşama aşama giderek kritiğimize başlayalım:

299.796 km/s:
öncelikle belirtmek isterim ki, albümün tamamı mükemmel liriklere sahip şarkılardan oluşmakta (kairos hariç). o sebepten ötürü, oradan lirik kopyalayıp yaptıştırmak gibi bi niyetim yok.

şarkı adına yakışır bir şekilde, ışık hızında değişen/gelişen bir progress'e sahip. bir çello dansıyla giriyoruz şarkıya. şarkının atmosferi albüme hazırlık niteliğinde. karanlık, değişken, dolu dolu, deneyselliğin sularında, müzikal manada tatmin edici bir eser; albümün künyesini beyinlerimize çıtlatıyor.

bayan vokal... 299.796 km/s'de sadece boşluk doldurucu olduğunu gördüğümüz bayan vokalimizi ilerleyen eserlerde daha iyi tanıyacağız, evet.

i am your flesh:
direkt girdi. intro yok, yağlama yok, progress zirveden başlıyor.

i.a.y.f'te gitarların çok daha etkili kullanıldığına şahit oluyoruz. davul partisyonları artık basitlikten öte, giderek kompleksleşen yürüyüşlerle bezenmiş. vokalde dikkat çekmek istediğim bir diğer konu, aynı gibi görünse de; daniel gildenlöw'vari bir yetenekten söz edebiliriz diye düşünmekteyim. açık konuşmam gerekirse, öyle ahım şahım bir sese sahip olduğunu söylemek komik olur. lakin, sese aktardığı duygu ve bu duyguyla değişen ses rengi hissiyatı artırıyor, adrenalin/melankoli yapıyor. sevdim bunu.

bu şarkıda tüm müzikalite, gitarların farklı melodiler üzerinden kurduğu armonik dıbıdıblar üzerine kurulu.

eğer dikkatli bir dinleyici olursanız doom etkilerini de duyabilirsiniz.

kairos:
albümün diğer eserlerine göre oldukça kısa bir şarkı bu. bayan vokali "omnio"ya hazırlayan, yanlış oldu bu. omnio'daki bayan vokali kulaklarımıza hazırlayan eser kairos.

dinleyip bayan vokale secde ediniz.

pat diye de biter. ibneler.

weeping willow:
farklı bir girişe sahip bu şarkı. fade in'le birbiri etrafına yükselen iki gitarın açtığı atmosferik kapıdan içeri girilir. kanımca doom iskeleti taşıyan, en belirgin şarkı budur.

tospaa ile yaptığımız doygun müzik sohbetlerinde imkansız müzik tarzlarını sıralarken doom'un teknik ya da progressive tarzda ürünler veremiyeceğini savunmuştuk. teknik doom çıktı, beğenmedik o ayrı. ama progressive doom'un da doyurucu olmayacağını, ya da ağza yüze bulaşacak bir nane olduğundan emindik.

şimdilik şarkı üzerine konuşalım, bu şarkı odur. belki de yoğun karanlık atmosferinden dolayı yanılıyorumdur bilmiyorum. ama doom bu.

şarkının ortalarında giren melodik bir bölüm var. mutlaka kulak veriniz.

omnio (pre):
işte mükemmel bir atmosfer. yani dark sanctuary'nin tipik, birbirinin karbon kopyası şarkılarında yarattığı o dark ambient'in anlamsız kaldığı eser.

girişteki riffler, inanılmaz karanlık. ardından giren çello'yla, in the woods bütün albümde en iyi yaptığı şeyi yapıyor:

farklı duyguları kamçılayan iki melodi birleşince nasıl düzlem değiştirir. daha sonra dönücem buraya.

bayan vokal, fransızca söylediğine emin olduğum bir bölümde tüy kaldırıyor. sevdim.

jöspeeeee! diye bağırıyor. ardından giren riff hayatımda duyduğum sayılı rifflerden. kutladım.

şarkı bina ettiği atmosferden şaşıp, inanılmaz melankolik bitiyor.

omnio? (bardo):
bu şarkıyı size en iyi sanırım şöyle anlatabilirim:

birbiriyle hiç sevişmemiş iki kişinin ilk sevişmesi. (oha!)

tenler tanınmıyor, deneysel dokunuşlarla partner tartılıyor. tepkileri ölçülüyor. kırılganlık, tedirginlik had safhada. iki kişi de kendi bildiğince deniyor, deniyor. bazen uç hareketler, kesiyor. herkes kendi partisyonunu tatbik ediyor.

şarkı yarısına kadar bu şekilde ilerliyor. alakasız yerinden dahil olan enstrümanlar. ve son derece kuralsız bir icra.

bir yerinden sonra artan kalp atışı, ritmi dengeliyor, heyecan artıyor, kendine güven geliyor, doğaçlama özgürlüğü karşıdaki tanındıkça rahatlatıyor.

şarkı bitiyor.

omnio? (post):

albümün son şarkısı. bardo'nun bıraktığı yerden, bir sevişme sonrası melankolisi.

bayan başlıyor yine. saklananları kadife sesiyle sorguluyor. canım benim. inanılmaz bir telaffuz/ses/gırtlak. sevdim bunu.

albümün son temizliği yapılıyor. tümüne hakim olan her öğe tek tek saygı duruşuyla uğurlanıyor.

çok güzel, harika.

***

genel olarak kestirilemez bir duygu sağanağı yaşatıyor albüm.

üst üste 5 gece uyumadan önce dinledim ben. nasıl bir kasvet bastı, ama buna rağmen nasıl rahatladım anlatamam.

müzikal olarak;

kestirilemez bir albüm ilk başta. ilk dinlediğimde, rifflerin dinlemediğim kısmını tahmin ederken genelde şu şekilde işliyor: riff başlıyor, harika gidiyor. devamını aklımdan yazıyorum, oha! nidasıyla bekliyorum. o.O alakasız bir riff giriyor. ama, bende yarattığı duygu aynı. çok iyi.

pain of salvation'la pek bir alakası olmasa da, genel şarkı yapıları ve progress iskeleti pos'la bir takım benzerlikler taşıyor. kestirilemez, kolay öğütülemez, ama oldukça açık bir kompleks yapıya sahip. kolay iş değil.

daha önce dediğim ve şu an gelmek istediğim bir diğer mevzu ise, armonik yapı. opeth'in hayvanlık mertebesinde hakkını verdiği armoni in the woods'ta farklı bir çerçeveden sunuluyor.

bir gitar melankolik melankolik gıy gıylıyor. diğeri nefret dolu.

duyduğumuz ise, tam bir kombinasyon. öfkeyle ağladığınızı düşünün. kolay iş değil bu kompozisyon.
***
önümüzdeki günlerde başka bir grubun başka bir albümüyle görüşelim. hadi <3

***

not: efenim sizinde artizm sıçmalarını kritiğe davet ediyorum. tek prensibimiz var, ilk kez izlediğiniz bir film; ilk kez dinlediğiniz bir grup ya da bu grubun ilk dinlediğiniz albümü hakkında doyurucu eleştirilerinizi nooolur postlayın. ihlibedih.

11.12.08

Gugli Gugli Gugli! Go Away!


"we're a strange pair, aren't we?"

çok alakasız bi film. bana alakasız, hani rastlaşması çok saçma. sucuklu yumurta yerken denk geldiğim bi film. saçma, abes...

ilk görüşte aşk meheh. öyle. neyse, sucuklu yumurta yerken gözümün diş bilediği, ardından aşık olduğum film. bu.

2006'da çekilmiş film. türkiye'de festivaller hariç gösterimi yapılmamış bir "rare" cevher, öyle de kalsın. 2008'de DVD'si piyasaya çıkmış olsa da göremedim ben hiç. neden "rare" kalmalı? dilerseniz bu konuda biraz konuşalım, az biraz spoiler verelim, gereksiz bir gizlilikte boşa çevirmeyelim diy mi efenim.

öhöm.

hikayemiz amerika'da bir kilise bozması hastanede başlıyor. rahibelerin hemşire olduğu, western filmlerin revaçta olduğu yıllar. siyah-beyaz filmlerin, onların yılmaz atik oyuncularının ilah kabul edildiği zamanlar.

alexandria...

henüz 5 yaşında, göçmen bir ailenin ingilizce konuşan tek ferdi. babasının atı çalınmış, kızgın adamlar tarafından. kolu kırılmış, o yüzden burada. "meyve topluyordum, düştüm." diyor bak.

bir sürü film izledim. aşık olduğum film karakterleri (biri hariç), güzellikleri, dehaları yüzünden.

amelie poulain; çocukken tatlı, benzersiz bir çocuk. büyüdüğünde farklı, o işte.
arwen evenstar; liv tyler, aragorn'umun helali. orta dünya'da öyle lakin, istanbul'da izlerken ben aşığım ona. ley ley.
izzi creo/isabel the queen; "My conquistador! always conquerin..." yeter, yetsin.

ama alexandria, zeki, saf, en özünde oynanamayacak diye yaftaladığım bir rolü ağzımdan salya akıtarak gerçekleştirmiş.

neyse filme geçelim.

görsellik, "the fountain"da zirvesindeydi. öyle gördük.
ama "the fall"u izledikten sonra, izlerken oha! diye böğürdüğüm sahne sayısı, fountain'ı sanırım 10'a katlayabilecek nicelikte.

büyük sahneler o kadar çok ki, sembolizmin orgazma ulaştırdığı sahneler o kadar çok ki... hem roy'un, hem de alexandria'nın hayal gücü ve bunların hikayemize yansıması; bilinçaltının halka açık teşhiri gibi. farklı düşünemezdim.

maske, blue bandits flaması, atlar, governor odious'ın askerleri, evelyn, darwin, wallace, mystic... mükemmel bir süzgeçten geçirme işlemi akabinde hikayeye dahil olmaları, hikayeyi zenginleştirmeleri ve bunu boşlukta sallanıyormuşsunuz gibi hissettiren bir görsel temasla yaşatmaları filmin eşsizliğine kanıt.

detay manyağı oluyorsunuz, gözlerinizi açıp izlemelisiniz. açık kapı kalmıyor.

açıkçası çok daha akıcı ve anlaşılır bir yazı yazmayı düşünüyordum bu film hakkında. geçici gazıyla beraber söylemek isterim ki, hayatımda izlediğim en güzel film, en dolu film, en gerçekçi film, en yalın film.

alın yanınıza sevdiğiniz birini. izleyin, izletin.

Alexandria:
[Hikaye biterken ağlar] Why are you making everyone die?
Roy Walker:
Because... everything dies

27.11.08

Tam İki Bölü Üçün Kadar Benimsin

insan anlatır, insan anladığını insanlara dillendirir, dinler, dinlenmesini bekler, diler.

insan bekler, benliğine itaat eder, senlik ve onluklarla savaşır, inanır, söyler, durur.

durduğum yerlerin çoğunda listede tool vardır.

***
sahneyi düşünün. melekler saf durmuş, yaratıcıdan emir bekliyorlar. sorgulamanın şefkati kanımı donduruyor açıkçası. "neden?" bu soru tanrının ağzından çıkınca o kadar ironik geliyor ki, neyse.

"right in two" dan söz edelim biraz. tool'un 2006'da çıkardığı albümü "10,000 days"'in en açık, en yalın, ama en kompleksif şarkılarından. başkaldırının, sorgulamanın, sembolizmden ırak ortaya konulanların en başı dik olanı.

angels on the sideline,
puzzled and amused.
why did father give these humans free will?
now theyre all confused.

dont these talking monkeys know that
eden has enough to go around?
playing in this holy garden, silly old monkeys,
well theres one who’s bound to divide it
right in two

saftaki saf melekler tanrının insanlara verdiği iradenin sebepsizliğiyle karmakarışık dura dursunlar.

dünya üzerinde değişkenlerini hala bilmediğim 6 ila 7 milyar insan yaşamakta. büyük kısmı içinde bulunduğumuz hal ve şartlardan oldukça uzak. aynı coğrafyada bile o kadar farklı yaratılışta insanlar var ki, ne dimağım yetiyor ne de anlayışım kafi geliyor. ben sorunca hiç komik değil; neden?

komşumuzun babasından kalan 34 bonibon (yepisyeni, açılmamış) içime dert oldu. gittim, "bana küfrettin!" dedim, aptal aptal baktı yüzüme. vurdum, ağladı. aldım bonibonları, birini yedim. diğerlerini çöpe attım.

çünkü ben insanım. elim, ayağım, beynim ve sizinkilerden farklı olduğunu her zaman savunacağım bir iradem var.

siyasetten zerre haz etmem. bugün kanımca doğru olan rte'yi savunup akabinde devlet bahçeli hakkında atıp tutabilirim. hem de bunu sosyalist çerçevede "doğru gelen" şekilde anlatıp, dtp'yi savunabilirim. rte'den hiç hazzetmem, bazen.

petrolüm var, senin?
ben yahudiyim, ya sen?
benim babam van'lıymış, senin?
solcuyum, sen yoldaş?
paramla ebeni satın alabilirim, ne kadar?

bu cümleyi kuramayacak insanlar var evet, ama bu cümlenin anafikrinde döne dolaşa dayak yiyorlar, eziliyorlar, katlediliyorlar,

giderek bölünüyoruz.

enine, boyuna, yer yer kalbin tam ortasından nefretle dövülmüş kör kılıçlarla kanırtılan et parçasından farksızız.

bişiy söylim mi?

insanız.

***

tanrı bunu istemez, tanrı adına islam dediğimiz bir dini, sırf bunlar olmasın diye yollamış. kolay olmamış, o muazzam planın tüm insanlığı tek çatıda toplaması.

yahudilik, kısmi kalmış. "değiştirilmiş bir din" olduğundan mütevellit, amacından sapmış, sadece ailevi bir nimet olup çıkmış.

hristiyanlık, çok pis "değiştirilmiş". kendi peygamberini katleden bir güruh tarafından başka bir ümmete teslim edilmiş. sonrasını biliyosunuz. kendiyle çatışıp yer yer ortodokslaşmış, bazen katolikleşmiş. bunun bi de luther protestan versiyonu var.

müslümanlık. tek değiştirilmeyeni bu. hep de barış var görseniz için de. yahudiler katil, müslümanlar topraklarını savunan müstakbel şehidler. harika ya.

konudan fazla uzaklaşmadan, insanların refahı, şükrü, bir hadde tutulmasının gerekliliği, rahatı ve sükunu temini için ortaya atılan dinden bahsettiğimizde dahi ya kökünde, ya ahirinde kan görmekteyiz.

irade?

yok lan biz bayrağımızı savunuyoruz.

yahudiler, hristiyanları; onlar müslümanları, onlar yahudileri...

amarika, demokrasi transportu yapıyor negzel.

1 mayıs'ta çalışanlar formda tutuluyor, bunu fırsat gören polis zinde kalıyor.

aradan geçen nehri beğenmeyenler birbirine çiçekle beraber bomba gönderiyor.

***

neyin sınırı? neyin aitliği?

***

hadi maymundan biraz farkımız olsun. biraz...

***

angels on the sideline,
puzzled and amused.
why did father give these humans free will?
now theyre all confused.

dont these talking monkeys know that
eden has enough to go around?
playing in this holy garden, silly old monkeys,
well theres one who’s bound to divide it
right in two

angels on the sideline,
baffled and confused.
father blessed them all with reason.
and this is what they choose.
monkey killing monkey killing monkey
over a piece of other ground.

silly monkeys given thumbs,
they forge a blade,
and then theres one bound to divide it,
right in two.
right in two.

monkey killing monkey killing monkey
over pieces of the ground.
silly monkeys give them thumbs,
they make a club
and beat their brother down.
how they survive so misguided is a mystery.
repugnant dismal creature who would squander
the ability live, to die, and have a conscience
brothers live and die here

cut it all right in two
fight over the clouds, over wind, over sky
fight over life, over blood, over prayer, over head and light
fight over love, over sun, over another
fight...

angels on the sideline again
been so long with patience and reason
angels on the sideline again
wondering when this tug of war will end

cut it all right in two
right in two





Buraya Kadar İnebilenlerin Kahvaltısı

Buraya Kadar İnebilenlerin Kahvaltısı