5.3.12
Hikaye
+ Niye?
Hayatın anlattığı yetmiyor mu?
- Hayır. Hayat hiçbir zaman istediğim hikayeyi anlatmıyor. Mutlu sonla bitmiyor hiç hikaye. Ya da hiç bitmiyor. Sonunu dinlemem için ölmem gerekiyor. Ya da üzüntüden ölmem...
+ Sana anlatacağım hikayeyi sevmen için ne gerekiyor bilmiyorum. Küçükken dinlediğin masallar gibi başlasam...
"Bir varmış, bir yokmuş..."
Hayır hayır. Böylesini gerçekçi bulmayacaksın biliyorum. Yeterince iyi değil. Eğer fi tarihinde geçerse hikaye, kendi hikayen yapamayacaksın onu. İçinde yaşadığın zaman çok gerçekçi. Birtakım sayılar var. Sayılar her şeyi daha gerçekçi yapar çünkü.
Geçmişten bir sayı olamaz ama. O zaman her şey için geç kalmış olacak Elise. Evet buymuş karakterin adı. Elise. Gelecekten sayıları da sevmezmiş Elise. O zaman umutla beklermiş hayatı boyunca. Sonra sadece hayalkırıklığı. Hem zaten Elise umut etmeyi ne kadar sürdürebilirmiş ki? Umudun sadece mutluluğa gölge olduğunu biliyormuş. O yüzden hikayesinde hiç umut etmemiş.
Mutlu bir çocukluk geçirmiş Elise. Ama bunun hiçbir önemi olmadığını da biliyormuş. Mühim olanın o içinde bulunduğıu an olduğunu biliyormuş. O an oracıkta ölecek olsa, başta herkes gibi ölmek istemeyecekmiş. İnkar edecek, isyan edecek ve nihayetinde kabullenmek zorunda kalacakmış. Ve o kabullenme aşamasına geldiğinde çocukluğunun hiçbir önemi olmayacağını biliyormuş. Çünkü hayatını dolu dolu yaşayıp yaşamadığına sadece o anı karar verecekmiş. Ölümüne üzülmek dışında eğer mutluyduysa o anında, o zaman hayatını iyi yaşanmış bir hayat olarak düşünecekmiş.
...
- Niye durdun?
+ Gerçekten Elise'in hikayesini dinlemek istiyor musun?
- Sanırım.
+ Her an ölebileceğinin bilincindeymiş Elise. O yüzdne kendisine mutlu bir hikaye arıyormuş. Hayatını hep o mutlu hikayeyi arayarak geçirmiş. Okuduğu her kitapta, izlediği her filmde, dinlediği her şarkıda, kendisini aramış başta. Sonra hiçbir yerde bulamayacağını fark edince kendisini, her kahramanı kendisinde aramaya başlamış. Sürekli bir hikayeye uydurma çabasındaymış kendisini. Mutlu sonla biten hikayeleri aramış hep. Çünkü hikayenin başında ne kadar mutlu ya da mutsuz olunduğu hiç önemli değilmiş. Mühim olan hikaye biterken, ölürken, mutlu olunup olunmadığı sorusuna olumlu yanıt verebilmekmiş.
Bu şekilde hikaye aramaya devam ederken fark etmiş bir gün yaşamayı unuttuğunu. Kendini hep bir hikayede görmeye o kadar alışmış ki, kendine ait elinde hiçbir şey olmadığını es geçmiş. Ölmüş sonra.
- Mutlu mu ölmüş?
+ Hayır.
- Mutlu son istemiştim senden.
+ Niye sürekli başka bir hikaye aradığını anlamıyorum Elise.
Ben sana mutlu sonlu bir hikaye anlatsam, sen o hikayedeki kız olacak mısın?
Ya da o okuduğun hikayelerdeki kahramanlar?
İzlediğin bütün o filmler?
O yoz pembe hayatlara sahip olduğuna kendini gerçekten inandırabilecek misin?
O hikayelerdeki dört dörtlük kadınlar gibi olabilecek misin?
Sen bütün o karakterlerden farklıyken, nasıl aynı hikayeye sahip olmayı beklersin?
- Sadece mutlu bir son istemiştim ben.
Mutlu ölmek istemiştim.
O kadar.
24.2.12
İnsanlar, tepkisizlik ve din.
Birkaç gündür hayatımı meşgul eden en büyük konu ACTA meselesi.
İnsanlara anlatmaya çalıştım, dinleyecek fazla insan bulamadım; Tumblr’da anlatmaya çalıştım, okuyacak insan bulamadım; Polat'la beraber konuyla ilgili Türkçe bir kaynak olsun, blog hazırlayalım dedik, yardım edecek adam bulamadık, öyle kendi kendimize çırpındığımızla kaldık.
ACTA’dan bahsetmek istemiyorum şu an, konum daha genel.
—-
Ben insanları hiç anlayamıyorum.
İnsanlara anlatıyoruz, okutuyoruz, gösteriyoruz; fakat hiçbir şekilde inanmak istemiyorlar gördüklerine, okuduklarına, anlatılanlara. Her şey bariz ortada dururken, insanlar bambaşka bir gerçekliğe inanıyorlar. O gerçeklikte yaşıyorlar.
Kimsenin kendilerine dokunmadığını zannettikleri yüzeysel bir gerçeklikte.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” durumunu bile geçmiş durumda olay.“Rahatımı bozmasınlar, beni sikseler de olur” modunda herkes. Bunu itiraf etmeseler de olan bu. Üzgünüm, acı konuşuyorum, fakat muhtemelen sen de bunlardan birisin. Ben de böyleyim. Böyle olmamaya çalışıyorum.
—-
Konunun dinle ne alakası olduğunu sorabilirsiniz. Şöyle anlatayım:
Gözlemlediğim kadarıyla, ki yurtdışında olduğum süre boyunca bunu çok daha rahat gözlemledim olaylara dışarıdan bakma fırsatı bularak, insanlar aslında o kadar da tepkisiz değil.
Dinle ilgili her konuda tepki gösteriyorlar. Namus kavramını algılayış biçimlerince ona da tepki gösteriyorlar.
Bunun üzerine tepki hakkında düşündüm ben.
—-
İnsanlar ne zaman tepki gösterir?
Newton’ın 3. prensibi. Her etkiye eşdeğer bir tepki vardır.
Kısacası insanları etkileyen bir şey olması gerekiyor. İnsanların etkilendiklerini hissetmeleri gerekiyor. İnsan belli bir şeyi kendine tehdit olarak görmedikçe, birtakım özgürlüklerini tehdit altında hissetmedikçe tepki vermiyor. Aslında buraya kadar gayet normal.
Benim anlamadığım kısım, insanların neden ortada bariz bir etki varken, bariz bir tehdit varken kendilerini tehdit altında hissetmedikleri?
Neden medyaya, internete, basına, yayına bu kadar çok sansür gelirken, insanlar hâlâ bunu özgürlüklerine karşı bir tehdit olarak algılamıyor? Niye dilediğini dilediği gibi söyleme hakkı elinden alınırken, kimse buna karşı bir tepki ortaya koymuyor?
Buna gerçekten basmıyor benim kafam.
Haberleri yok, saman altından su yürütülüyor desek, bir sürü şey bariz ortada, açık açık gerçekleşiyor. Olmasa bile, bazen gözüne gözüne sokuluyor, yine de rahatsız olmuyor adam.
—-
Dine verilen tepkiyi düşündüm bunun üzerine. Ortada saldırgan bir tavır var dindar kesimden. Tepkinin nedenini anlamaya çalıştım. Ortada bir tehdit olmalı. Fakat ben ne Türkiye’de yaşadığım dönem boyunca, ne de dışarıdan gözlemlediğim kadarıyla dine karşı bir tehdit gördüm. Kimsenin çıkıp da,“dininizi yaşamayacaksınız, namazınızı kılmayacak, orucunuzu tutmayacaksınız” dediğini görmedim. Gördüklerim esasen bunun aksiydi hep. Başını kapatmaya, oruç tutmaya, namaz kılmaya teşvik edilen(!) insanlar gördüm hep. Kimsenin çıkıp da öyle aman aman din karşıtı propaganda yaptığını da görmedim.
Peki bu insanlar neden dinlerinin elden gittiğini, dinlerine karşı tehdit oluştuğunu düşünüyorlar da bu kadar çok tepki gösteriyorlar?
—-
Hâlâ bir cevabım yok bunlara.
Hâlâ anlamıyorum insanları.
Ve hâlâ düşünecek çok şeyim var.
14.2.12
Balkabağı ve üvey kızkardeş.
Bundan 6 yıllar önce, benim çok gıcık olduğum; her gördüğümde boğasımın geldiği bir kız varmış.
Neyse cıvıtmayayım.
—-
Bundan yaklaşık 6 yıl önce Almanya’ya gelmişim, dil öğrendik biraz da yerinde pekiştirelim maksadıyla.
Orada da işte, masalımızın kötü kalpli üvey kardeşiyle karşılaştım. O zamanlar henüz insanlara daha nedensiz yere gıcık olmadığım, iyi kalpli, saf yaklaştığım zamanlar. Pambık prenses misaliyim. Fakat bu insan kendinden bir gıcık etti, bir gıcık etti ki anlatamam yani.
Anlatamıyorum da zaten evet, çünkü üzerlerinden uzun zaman geçince olayları ve kişileri siliyorum aklımdan. Kötü olaylar ve kişilerse onları daha da çabuk siliyorum. Duyguları kalıyor bazen. Bugün de kızdan neden hoşlanmadığımı düşündüm de, ilgiyi sürekli üzerine çekmeye çabalama, sırf bu ilgi manyaklığı yüzünden yer yer çocuk gibi, yer yer orospu gibi davranma, sık sık kendini acındırıp spot ışıklarıyla bronzlaşma çabaları geldi aklıma. Ama somut bir örnek vermem çok zor.
Neyse efenim, günlerden bir gün, bu yılki eğitim öğretim hayatının başında bir zaman, öyle develer tellal, pireler berber iken bir zaman değil yani; Facebook adlı güzide icattan bir adet mesaj aldım.
“Canım ben de orada okumaya geldim.” tarzı, şu an hatırlamak istemediğim ve canım kelimesiyle beni beynimden vurulmuşa döndürmüş bir mesajdı. Canım neydi ya? Kim ölmüştü de beni onun canı yapmıştı? Onun canı olduğum için benim de onu canım olarak addetmem gerekecek miydi? Kelimelere bu kadar anlam yüklemek yerinde miydi? Ama sonuçta ortada görüşülmemiş ve görüşülmek istenmemiş, hatta hayattan sonsuza dek çıkarılmak, değil aynı şehirde yaşamak, aynı güneş sistemi içinde bile bulunulmak istenmemiş koca 6 yıl vardı. Canım neydi, ne kadar laubaliydi.
—-
Telefondayım.
Rapor alıp kaçtığım sınavın arkadaşlardan raporunu almaya çalışıyorum. Sınav çok hastaymış dediler. Öhö. Neyse arkadaş kopya suçuyla yakalanmış filan onu anlatıyor, kütüphaneye doğru bir yaratık yürüdü. Telefonla konuşmamı yarıda keseceğimi varsayarak bekledi, bekledi, bekledi. Baktım ne telefondaki arkadaş susacak, ne de ben hangisiyle konuşmak istediğime karar verebiliyorum, o sırada konuşmasına devam edene öncelik verdim ve “içeri git” dedim "üşüme".
Telefondaki arkadaş susmak bilmedi. Yaratık olay mahalinden uzaklaştı.
Ama tabii külkedisiyle üvey kızkardeşler de neticede aynı sarayda yaşıyor. Yani aynı kütüphaneye gelmişiz ders çalışmaya. Yerime geçtim ve gördüğüm manzara iki sıra ötemde bir çocukla kütüphane sessizliğini bozmamaya çalışarak fısır fısır konuşan yaratık. Olur elbet, konuşulabilir, fakat her konuşmanın bir susuşu, her nefes alışın bir verişi vardı bir zamanlar. Bu bitmek bilmez mi arkadaş? Neyse yanındakiler rahatsız oluyorsa onlar düşünsün diyerek kendimi sevgilim C’ye, poroğramlamaya verdim ben.
Tam karşımda oturduklarından ama, görüyorum bütün olan biteni de. Kız çocuğun kucağına oturmak üzere, susmak bilmiyor ve çocuğun ağzının içine içine konuşuyor. Aralarındaki mevzu benim sikimde değil, ama kızdan neden hoşlanmadığımı yavaş yavaş hatırlamaya başladım bunlar üzerine.
Oysa ben kıza kendi içimde şans vermiştim. Aradan onca zaman geçti, insanlar değişir. Kendime “Bak, sen külkedisinden balbakağına dönüştün, kim bilir o neye dönüşmüştür.” dedim.
Fakat tabii ki, kader yine ağlarını ördü ve ben yine bir mola verdiğim anda kendisini aşağıda buldum. Az önceki ayıbımı telafi etmek adına bekledim ve konuşmaya başladım. Kendisi benim de ağzımın içine içine konuşmaktan geri durmadı. Hiç hoşlanmadığım olay demek isterdim ama, daha önce hiç ağzımın içine konuşan bir insanla karşılaşmadığımdan böyle bir şeyden hoşlanıp hoşlanmadığım gibi bir yargı oluşturma şansım yoktu. Hoşlanmıyormuşum.
Bu yine çok mühim bir mesele değil de, konuşmanın ortasında, tam bir şeylerden bahsederken, “Benim gitmem lazım, arkadaşım bekliyor.” diyip gidiverdi mal. Hayır, sen konuşma açıyorsun, sınavdan çıktığından, kötü geçtiğinden bahsediyorsun, üzerine konuşuyoruz bir şeyler, laf ortasında, hani duraklama arasında da değil, ben gidiyorum diyip gidiyorsun. Afedersin ama nasıl bir malsın?
Üstelik hem ders çalışmamak, hem de sana ikinci bir şans daha vermek adına, sigarayı bırakmış olmam ve hava -273 derece olmasına; mutlak sıfır derecesine 0,15 celcius kadar kalmış olmasına rağmen, siz sigara içerken yanınıza geliyorum ve aynı şeyi ikinci kez, bu kez bana da değil, yanındaki elemana söyleyerek tekrar yapıyorsun. Beni orada peşinden gelmek ve hiç tanımadığım ama senden kat kat daha sempatik olan arkadaşınla başbaşa bırakma ikileminde bırakıyorsun. En azından bir ben kaçıyorum, sonra görüşürüz de mal.
—-
Üzgünüm ama balkabakları arabalara, külkedisi de prensese dönüşmüyor.
Ben balkabağına dönüştüm fakat bebeğim senin mallığın, gıcıklığın ve muhtemelen şu an hatırlamadığım, bundan 6 yıl önce senden nefret etmemi sağlayan bütün özelliklerin hâlâ üzerinde duruyor.
—-
Onlar her kimse muratlarına eremiyorlar ve biz daha kerevetine ne demek bilmediğimizden hiçbir yere çıkamıyoruz.
Masal da burada bitiyor.
Ve sonsuza dek yaşayamadığımızdan mutlu da olamıyoruz.
***************************************************************************
p.s: Hiç yazıp buraya koyacağım tarzda bir şey değildi ama, o kadar yazmışken buraya da koyayım dedim. Koydum. Ne var lan?
23.8.11
Kahvaltıda yıldız sıçmak.
Oysa ben 0. (yazıyla: sıfırıncı) yasası olabilen bir şeye hiç güvenemem.
Bana ders çalışıyor süsü verip olay mahalinde terk etmişler beynimi.
***
Hani o nokta var ya, aslında bulutların üzerinden kendine bir yer edinip yıldız yemeyi deneyebilecek kadar uçacağını zannettiğin, ama aslında bir yıldızın sindirim sistemiyle boşalıp dünyaya küt diye çakıldığın nokta. Hah, tam orada duruyor her şey. Dilek tuttuğun yıldızlar da sadece sana kayıyor.
Beynindeki her bir nöronun taşıdığı bilgi o an için sana çok muazzammış gibi geliyor ve sadece onların muazzam olduklarını düşünebilmek için onlara fazladan yük taşıtıyorsun. Senin bu yaptığın ayak kaydırmaktan, arkadan iş çevirmekten, kıskançlıktan, çekememezlikten başka bir şey değil. Rezil herif.
Tam bu noktada işler çığrından çıkıyor zaten. Beynin bir savaş meydanı hâline gelmişken, sen top tüfek aramıyor da; dur benim makinem, kağıdım, kalemim nerede, ilerde bu belgelerle zengin olurum çirkefliğini yaşıyorsun.
Çünkü sen ne kadar inkar etsen de kader diye mal bir olayın var olduğunu fark etmen için birinin kral çıplak diye bağırması gerekiyor.
-Hanım ayıptır, örtün.
Düşünceler geliyor, gidiyor; bir yenisi ve hop gitti. Hareket edemiyorsun, çünkü sen onun kararını henüz verememiş olsan da, o bir yerlerde yazılı ve sen kararları çaldıktan sonra sadece düşüncelere kılıf uyduruyorsun.
Çünkü maddeler en olası hâllerine evriliyorlar.
Ya da onun gibi bir şey.
***
Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem
Ama sıçmanın hayatla bir ilgisi olmalı.
Bazen bok yemek de bir o kadar caiz zaten.
Bu kadar büyük bir meziyete sahipken, bok yemenin marifet sayılmaması da en adaletsiz olay bence.
- İyi bok yedin.
Üstelik insan en büyük boklarını da en beklenmedik, en alakasız zamanlarda yiyor. Çünkü aradığın şeyi hiçbir zaman aradığın zaman bulamazsın. Koyduğun yere hiç boşuna bakma zaten.
- Ben buraya bir bok koymuştum, gördün mü?
- Kıçının altına bak.
***
Zaman kavramını insan bir kez yitirdi mi, artık ayakları ne kadar yere bassa da zamana ayak uyduramıyor sanki. Başka bir zamandan kendini izliyor olmak eğlenceliydi.
Oradan bakınca hayat sanki bokun en olası hâlini sıçıyormuşsun gibi.
Bütün gün uyuyor olman kalkmak için sıçacağın gerçeğini değiştirmiyor.
***
Yine iyi sıçtık be.
5.7.11
wenn üblich (zu) übel wird... *
Ama ben uyumak istiyorum.
Ben karanlığı seviyorum.
Sanki öylesine bir yolda yürür gibi. Hiçbir özelliği yok yolun. Ne kaldırım taşları süslü, ne ağaçları ihtişamlı, ne ışıkları görkemli. Ne de eski püskü bir cadde. Sadece sıradan, yalnız bir cadde. Yalnız derken de, gecenin verdiği bir sakinlik gibi.
Kimsenin özel bir önem göstermediği bir cadde ve etrafını hiç algılamayan bir insanın dikkatini çekiyor öylece. Sadece sıradanlığından.
O caddede ayaklarımı sürüye sürüye yürüyorum; fark etmiş olmamın hiçbir anlamı yok; caddeyle bir alıp veremediğim de yok; üstünde ne olup bittiği, neler yaşanacağı hiç umrumda değil.
Sadece varlığıyla farkındalığım çakışıyor bir noktada.
Hepsi bu.
Hayalgücüm hastayken hep daha fazla çalışır. Sıradanlığın kendini hiçbir zaman fark ettirememesiyle alakalı bir şey zannedersem.
Belki bir "burdayım" deme çabası.
Ya da tamamen farklı olan şeyin göze batması.
Önemi yok.
Zaten hayalle gerçek ayrımının o kadar da önem teşkil etmediği bir noktadayım. İnsan zihninin gerçekle, gerçek olmayanı ayırt etmesini sağlayan başka zihinler sanırım.
Ama ya ortada başka hiçbir zihin kalmamış ya da hepsi zihnine doluşmuşsa?
O zaman ayırt edebilir mi insan?
Dahası bir önemi kalır mı ayırt etmenin?
Caddedeyim.
Olanca sıradanlığıyla.
Caddenin herhangi bir benliği yok. Olmasını da beklemiyorum.
Bana kendi benliğimi hatırlatacak bir öğe bulmak da zor geliyor. Sadece var olan olağanlık, sıradanlık. Rahatsız ediyor.
Oysa her şeyin sabit, değişmez, güvenli, olağan olmasını istemişimdir hep. Dondurmacıya gidip 15 çeşidin karşısında tezgaha iki saniye göz atıp ardından vanilyalı dondurma istemek gibi bir şey.
Şimdiyse dokunuyor sanki; bir yerlerden dürtüyor gibi. Tezgahtaki en adı sanı duyulmamış taddakini almamı söylüyor sanki bir şeyler.
Uyacak değilim söylediklerine.
Ama kurtulmak istiyorum.
Süzülmek istiyorum sanki. Birazcık, havalanmak. Uçmak da değil de ayaklarım hafif yerden kesildikten sonra birazcık o şekilde süzülmek.
Oysa ben hep güvenli olmak güvende olmak isterim, ayaklarım yere basmalı benim.
Süzülmek hariç.
Zihnim yoruldu.
Onu biraz dolaştırmaya çıkarabilsem...
* başlık: (alm.) alışıldık bokluk olduğunda, bok gibi geldiğinde... (yazar burada übel ve üblich kelimeleriyle kelime oyunu yapmaya kalkışmış, bok yemiş.)
ps: yaklaşık 12 ay sonra yazılmış ilk yazıdır, muhtemelen uzun bir süre için de tek yazı olacaktır. yazıdaki her türlü bok püsür mazur görülmelidir, görmeyenlerin canı sağ olsundur.
2.7.10
Rastlantısal bir kurguyu yazarken kurulmak.
Aslında kendi bilgisayarımda olmadığımdan ve kullandığım laptopun klavyesinde parmaklarım gezinmesi hoşuma gittiğinden sadece; güzel ses çıkıyor.
Aslında bu kadar dangalak bir nedenle yazı yazıyor olmam belki ancak küfürle karşılanabilir. Fakat derdim bu değil. Aslında derdimin ne olduğunu tanımlayamamak gibi büyük bir dert içerisindeyim. İçinde bulunduğum boktan durumun adını koyamamak, durumu boktanlıktan kurtarmaktan çok uzak. Belirli tanımların ardına sığınabilmek amaçlı yazıyorum sadece, kelimelerden medet umuyorum, anlamları kucaklamaya çalışıyorum.
Bu bitince bir başkası gelecek, o bitince bir diğeri, bu anlam, kelime arayışı hiçbir şekilde bitmeyecek. Ve ben ne yazacağımı en ufak bir şekilde kurgulamadan, kelimelerin sadece dökülmesini beklerken, yazdığımı takip edemeyecek, kendimi kelimelere kaptırıp gideceğim.
***
Durumların garipliğine de kapılıp gidiyorum. Şey düşün mesela, şehirler arası bir yolda, sapacağın bir yer, evine varacaksın, gideceğin yere ya da, belki yol üzerinde onlarca defa ona benzer yer gördün, ama hiçbiri senin için bir anlam ifade etmedi. Hiçbirine dönüp bakmadın, hiçbirine dikkat etmedin, ama "o" senin için hep farklı bir anlama sahip olacak. Belki onca yol gittikten sonra sana yaşatacağı dinlenebilecek olma hissi, belki evin olduğu için gelen bir rahatlama hissi, belki anılar, belki başka şeyler. Onu "o" yapan şey sana ait olmasıysa, hepsi aslında rastlantısal bir kurgudan ibaret.
Deniz otobüsünde gördüğün X kişisi. Senin için X olarak nitelendirilebilecek kadar random, X olarak nitelendirilebilecek kadar X. Onun iki dakika önce yüzü gülerken, iki dakika sonra telefonda hüngür hüngür, hıçkıra hıçkıra ağlıyor olmasının, sana ufak bir merak uyandırmaktan başka hiçbir etkisi yok. Belki bu yazıda geçirmeyecek olsan, bir da hatırlayamayacaksın. Hafızanın en ufak köşesini onunla doldurmaya bile tenezzül etmeyeceksin. Ama sonra ne haber almış olabileceğini düşünüp çeşitli senaryolar kuruyor ve onu bir şekilde bu yazının içine dahil etmeyi planlıyorsan o artık senin için bir "o" oluyor. Bir kimlik kazanıyor. Adının hâlâ X olmasının hiçbir önemi yok. Onun (belki) almış olduğu ölüm haberi seni hiçbir şekilde etkilemiyor. X'i tanımıyorsun. X'in ölen yakını ise sana Y olmaktan bile uzak. Onun ölümü senin için bir doğa kanunu olmaktan öte değil. Doğduk ölüyoruz. Ama o X senin için bir an Ayşe, Fatma olup randomlıktan çıktığında, hatta bu yazına soktuğun ve hâlâ X olarak kalması şeklinde de olsa, onun ölen Y'si senin için bir anlam teşkil etmeye başlıyor. Adı Ayşe, Fatma olduysa "o" da Ahmet, Mehmet oluyor ve ölmüş olması sana bir şekilde dokunuyor. Y olması bile sana bir şekilde paragraflar dolusu şey yazdırmaya sebep olabiliyor. Ama bir an o Ayşe, Fatma'nın sen, ölen Ahmet, Mehmet'in de senin Y'n olduğunu düşünsek, o zaman doğa kanunlarına bile karşı çıkacak bir isyan başgösteriyor içinde. Çünkü Y artık bir "o" ve ölüm de artık "o" ölüm.
Ayşe'nin, Fatma'nın, Ahmet'in ve Mehmet'in hayatına girmesi ise başta belirtildiği gibi rastlantısal bir kurgudan ya da kimilerinin kader dediklerinden ibaret.
***
Herhangi bir zaman, herhangi bir şekilde düşündüklerimi anlatmaktan öteye gitmiyorum. Ama bunları anlatıyor olmam da aslında kurgunun bir parçası. Belki uzun bir girizgah, belki başarısız bir kurgu. Belki de hiçbir amacı olmadan, bir konuşma sırasında anlatabileceğin, ama konuşma sırasında anlatması imkansız olacak kadar karmaşık bir düşünce ağına sahip, kelime dağarcığına sahip şeyler.
Bazen düşündüklerimi anlatabilmek için kurguyu çizebileceğim kağıt kaleme ihtiyacım olur. Çünkü çizerek anlatmak en rahatı.
Bir süredir şöyle bir düşünce var kafamda. Biraz garip ama, sanırım beynimin çalışma şeklini anlamış olmam mümkün. Aslında düşününce çok saçma bir olay olarak görünüyor. Yani bir makinenin, ben şu şekil programlandım demesi gibi. Ama sanırım insan olmamızın getirdiği şeylerden biri de bu. Kendi kendini kurmak ya da nasıl kurulduğunu algılamak.
Uzun denebilecek bir zamandır yapmaya çalıştığım şey, insanların beyinlerinin çalışma yöntemlerini algılamak. Kendi beynimin çalışışını algılayışımda bunun çok büyük yardımı oldu. İnsanların basit mi karmaşık mı düşündükleri belirli bir gözlemden sonra kestirmek mümkün. Bunun sonucunda insanların tepkilerini kestirmek de mümkün oluyor.
Kendi beynimin analizi sonucunda beynimin çok kategorize çalıştığını fark ettim. Çok karmaşık bilgileri işlemekte biraz zorlanma durumum söz konusu. Ama eninde sonunda bunları da bir şekilde beynime sokmayı başarmak zorunda kalıyorum, fakat bu her şeyi adım adım algılamak ve işlemekle mümkün oluyor. İşte bu yüzden bir şey anlatırkenki kağıt kalem ihtiyacım, ki aslında bu yüzden çoğu zaman yazarak daha iyi iletişim kurduğumu düşünmem.
***
Konunun neresinden buraya daldığımı bilmiyorum ama nereye gideceğimi kestiremezken aslında kendimi istediğim yere götürdüğümü fark ettim. Yazarak iletişim kurmadaki zorluk insanın aslında her zaman yazabilecek durumda olmaması. Düşünceler toparlanmaz, toparlamak istemezsin, görmek istemezsin, yüzleşmek istemezsin. Ama konuşma, anlatma ihtiyacı her zaman hasıldır ki bunu yapamayınca da çıldırmanın eşiğine gelirsin. Üstelik bir yerden sonra kendini kendine anlatmak seni hiçbir şekilde tatmin etmez olur. Herhangi bir şekilde şizofreniyi tatmadığın sürece de belirli bir iletişim gerçekleştirdiğini söyleyemediğin için tatmin olmayacaksındır. İletişim = Alıcı <- Verici. Formülünde kendi kendine konuşmak gibi, kendi kendine yazmak da alıcı ve vericiyi aynı kişi yerine koymaktır ki yazıları başkasına okutmak bile aslında tam olarak bu alıcı durumunu değiştiriyor sayılmaz. Mühim olan geribildirim alabilmektir, tepkidir; ki aldığın yorum, üzerinde konuşulması ve şuku verilmesi bile durumu bir gıdım ileriye götürecek değildir.
Konuşarak iletişmenin önemi bir şekilde burada çıkar ki, insan ilişkilerinde de bir süre sonra ortaya çıkan durum söylenenleri sadece dinleme, he deyip geçme olayından ibarettir. Böbürlenerek anlattığın bir olayda götü kalkık işte tepkisi görmek, tevazu gösterdiğinde, salak kendini satamıyor damgası yemek, biraz empati görmek istediğinde, hmm deyip geçilmek veya mutlu olduğunda, birtakım kösteklerle karşılaşmak bir süre sonra ortada kendiliğinde oluşan ve belki de alışılması gerekilen şeyler. İletişilen insanın yakınlığıyla da alakalı bir yerde. Ya da ben son zamanlarda çok fazla paranoyaklaşmaktayım.
Belki de bütün bu paranoyanın cereyan ettiği durumlarda bir kendi içine kapanma, düşüncelerini hiçbir şekilde dışarıya sızdırmama ve duygularını belli etmemeye çalışma söz konusu. Duygular konusu biraz daha karmaşık. Onları hiçbir şekilde belli etmemeye çalışırken, aradan bir süre geçtiğinde fark ettiğin aslında onları insanlara karşı kaybettiğin oluyor. Bir şekilde daha fazla bir şey hissedememe durumu, insanlara karşı duygu besleyememe durumu hasıl oluyor. Sanırım bir zamanlar eleştirdiğim kişilerin analiz ettiğim durumlarına düşmekteyim. Her şeyin bu kadar farkında olup da bunları hiçbir şekilde değiştirememek de orada bir yakınına tecavüz ederlerken elin kolun bağlı oturmaktan çok farklı değil.
Düşünceleri kendine saklamak aslında o kadar vahim sonuçları var gibi görünen bir durum değil. Fakat kendinizi hiç anlatmadığınız için kimsenin sizi anlamadığından yakınma gibi bir durumunuz sürekli mevcut olabiliyor, ama aslında bundan hiçbir şekilde yakınma hakkınız olmadığıını da çok net biliyorsunuz. İnsanların sadece gösterdiğiniz kısımları bilmeleri ve sizi bundan ibaret sanmaları aslında onların salak olduğunu ve görünmeyenin ardındakini görmeye çabalamadıkları için boş olduklarınızı düşünmenize sebep olsa da sorunun kaynağı sizden başkası olmuyor çoğu zaman.
Kaybetmediğiniz son duygu kırıntısıyla da kendinizi tamamen anlatabileceğiniz, hiçbir şekilde yargılanmadan en saçma düşüncenizi bile aktarabileceğiniz, iletişmek için kağıt kalem kullanabileceğiniz ve yazdığınız bu saçmalıklarla dolu rastlantısal kurguyu bile okutabileceğiniz birini bekliyorsunuz.
Pardon siz hangi masalda yaşıyorsunuz?
19.6.10
yere indi ay. ve güneş aşıktı ona.
Kalkıp cama gitti.
Hey! Senin güneş ışığın benim, niye ihtiyacın var ki? diye karşılık verdi kadın.
Gülüştüler sonra.
Sen hep odanda mı oturursun, dedi adam. Juliette gibi…
Kadınsa o gün pek yüzeyseldi: Burası odam değil, arada odama giderim, gördün mü Juliette değilim.
Hayır, değilsin. Sen gençsin, Juliette artık yaşlandı, dedi adam.
Hep gülümseyen birisin galiba. Gözlerinin içindeki gülümsemeyi görebiliyorum, dedi gözlerinin içi gülerken adam.
Gözlerim görülebiliyor mu ki? Ben göremiyorum onları.
Tahmin edeyim… 28 yaşındasın.
İn çık hareketi yaptı kadın elleriyle.
53, dedi adam.
Evet dedi, buldun yaşımı. Nereden bilebildi ki 53 hissettiğimi diye geçirdi içinden.
Ben de ara sıra 7 yaşındayım, dedi adam. Ve o an gerçekten de 7 yaşındaydı.
Demek o kadar yaşlı görünüyorum, dedi kadın şakayla karışık.
Kendimi nasıl affettirebilirim?
Bilmiyorum, mümkün görünmüyor.
Peki senin için ayı çalsam, yıldızları indirsem? dedi bunu yapmaya hazır adam.
Bak o zaman olabilir, diyerek gülümsedi kadın. Ama dur, bir sorunumuz var.
Nedir o?
Ben güneşim, ayla beraber olamam.
Ah, bizim aşkımız imkansız görünüyor, dedi adam üzüntü içinde. Yıldızlar ve ay elinde kaldı.
Sana bir şey sorabilir miyim?
Tabii ki.
Tanrı’ya inanıyor musun?
İnanıyorum ki Tanrı benim.
Böyle bir cevap beklemediği her hâlinden belliydi adamın, gülümsedi.
Sen, dedi kadın. Ya sen? Bana inanıyor musun?
Bilmem, belki tanrım sensin şimdi, güneşime tapınıyorum.
Âşık mısın?
Hayır, sen?
Her zaman. Bu benim trajedim.
Hayır, hayır bu trajedi değil. Olsa olsa dram olabilir.
Ah, dramı severim. Su, güneş ve aşk… Başka hiçbir şeye ihtiyacım olmadığında… İşte o zaman mutluyum. Ben mutlu bir adamım.
Zor değil mi her zaman mutlu olmak, bir romantik olmak?
Bilmem, uyuşturucularım var. Aşk gibi, kadınlar gibi, şarap gibi, caz gibi… Ve ben hep sarhoşum.
Kendini seviyor musun?
Düşünme biçimimi seviyorum, ama kendimi tümden sevdiğimi söyleyemem.
Ah senin gibi birine denk gelmeyeli çok uzun zaman olmuştu. İnsanlara soruyorum, kimse sevmiyor kendisini. Bence bu önemli, iyi bir insan olmak için, dedi adam.
Sevmektir iyi insan olmak.
Senin küçük bir resmini görüyorum. Işıldıyorsun. Bu çok kıymetli. Kendini sevmelisin.
Sen olduğun sürece, ben kendimi severim, diye düşündü kadın.
Sonra dondular.
Gülüşleriyle beraber.
Teşekkür ederim, dedi kadın kendi kendine.
Bana sevmeyi öğrettiğin için...
16.6.10
Undertow
-Ben bir kendime ağlayıp çıkacaktım.
-Üzgünüm hanımefendi, burada ağlamanıza izin veremeyiz.
...diyalogunun tutarsızlığı kadar bile değildi orada kalma isteğin. Göz çukurlarından içeri akan damlalar asitliymişçesine yaktı genzini, sonra yazmaya başladın. Katıştıracak tuzun kalmayıncaya kadar.
Nefretini kusarken sayfanın içinden "iyi ki ben değilim lan" diye geçiyordu muhtemelen. Eğer bu kadar insancıl olmasaydın ölmesini bile isteyebilirdin. Minnet borcunun faturası zaten elindeydi ve çoktan haciz konmuştu gözyaşlarına. Nicedir birikmiş faizin acısı da bu denli çıkıyordu elbet.
Her zaman gidemeyecek kadar korkak oldun. Noel Baba değildin elbette ama şömine hiçbir zaman yanmadı sen bacadan gireceksin diye. Dışarı çıkıp şuursuzca yürüme isteği de duymadın hiç, yaşlarından birini kaybedersin diye. Oysa sen 20inde bile inanıyordun Noel Baba'ya. Ama bu sefer Noel Baba'nın varlığı kadar bile yoktu kalma isteği içinde.
10.3.10
Yeşil bir çizik, beyaz üzerine.
Yumduğu yeri bıraktı. Bir adım attı. Bir parçasını orda bıraktı.
Bir ağacın arkasına baktı, sonra gözlerini kapattı.
***
Nefes nefese kalktı kadın. Ve korkuyla… Ciğerlerini sökmek istercesine öksürdü önce; sonra istemeye istemeye, sigarayı azaltmalıyım diye geçirdi içinden. Başucundaki bardakta bir yudum su buldu, biraz rahatlattı bu onu ve rüyasındaki koskocaman ağaçlara gitti birden.
14.2.10
Kapat gözlerini ve adım at anlamsız bir dünyaya.
Etrafındaki nereye aktığı belli olmayan kalabalığa aldırma. Herhangi birinin senle herhangi bir işi yok. Sadece sen orada dekor olmalarını istediğin için oradalar. Sadece yürü.
Yollarda.
Nereye gittiğinin hiçbir önemi yok. Sorun şu ki, duramazsın. Durduğun anda düşüşün gerçekleşmeye başlayacak. Yürü. Sadece yürü. Nereye ivmelendiği belli olmayan bir yolda, istersen kalabalıkla beraber yürü. Ya da anlamsız bir marjinalliğin arkasına sığınarak onlara ters istikamet koş. Neticede en tepeye vardığında yolun aşağıya kavislenmeye başlayacak. Çünkü her hayat bir intihar ediş. Bir parabolün kasvetli kanadında yürüyorsun şu an.
Sadece.
Kim olduğunun hiçbir önemi yok. Etrafında yarattığın bütün insanlar sensin. Gördüğün bütün nesneler senin bedeninin bir parçası. Sadece, bölünmüş durumdasın. Hiç kimsesin ve hepsi. Sadece parça parça. Adım adım.
Adımla.
Hiçbir zaman hayal etmeyeceğin var olmayacak bütün yolları yaratabilme ihtimalini benim adımla adımla. Orada bir yerde seni bekliyor olmam, senin beni hiç bulamayacak, orada olduğumu hiç bilemeyecek ve beni yaratamayacak olmanla alakalı. Adım, parçalanıp sonsuzluğa savurduğun temkinsiz adımlarda olası.
Varım.
Beni görmek istediğin sürece yanındayım. Git dersen gitmem. Gel demenle gelmedim. Sadece beni oraya koyan sensin.
Gerçek.
Olup olmadığımı bilemem. Olup olmadığını da bilmiyorum nitekim. Ama en azından düşünebiliyor olmalısın. Beni yarattığın ihtimalinin gerçekliğiyle yüzleşemesen de, beni yarattığına göre düşünmüş olmalısın. Yalnızca benim düşüncelerimin gerçekliğinden emin olamazsın. Ben yoksam, belki sen de olmazsın.
Bir.
Tek bilmen gereken, tüm bunları anlamlı kılacak anlamsız bir neden. O zaman koşmak zorunda değilsin. O zaman yollar düz. O zaman yollar tenha. O zamana kadar yürümelisin. Sadece.
Adımla.
Gözlerini kapa ve koca dünyayı tek bir adımla arşınla. Sadece benim adımla.
4.1.10
beynimdenakanbirşeylervarbiryerlerdenbiryerlere...
Üzgünüm genç adam. Geçmişin çıplak tenine ufak dokunuşlar yapmış olmaktan başka bir durumun yok artık maalesef.
Burada duran bir şey var. Evet evet, tam orası işte. Ölecek miyim?
Hişt, sus biraz. Uyandıracaksın beni.
Yeni yıl mı gelmiş, yeni bir yıl mı geçmiş yoksa? Hatıralar takvim tutar mı?
Yoo yoo. Bu işte bir yanlışlık var. Ben burada değilim ki; burası, bu zaman, gitmişti çoktan.
Uzun süre hiç dışarı çıkmadan yaşayabilirim sanırım. Yağmur yanaklarıma da yağıyor.
Bir dakika! Bir itiraz bulmalıyım buna.
Sonra yağmurda mavi bir yağmurlukla karşılıklı durursunuz. Ben de pembe dizi izler ağlarım.
Kahvenin telvesini yedim. Hayır, falımda sen yoksun.
En afili hediye paketine daha önce bana geri gönderdiğin bir şey paketlesem? Hediye her zaman güzeldir.
Dışarıya bakınca ağaçları çıplak görmek ne kadar garip... Düşmüşsün ağaçtan.
Doğmuşsun ama, ben kışa sevmem pek. Isınsın zamanlar.
Hey, bakar mısın genç adam? Senin için yanlış yer burası. Git demiştim. Kurallara uymalısın.
Her şey bir gün bir kurala bağlanacaksa, o kuralı ben tanımayacağım.
Burası gitsin. Anlaştık o zaman.
21.12.09
Kırmızı Başlık
Renklerin artık duyulabilecek kıvama geldiği derece algılar farkındalığını yitirdiğinde yukarıdaki cümlenin tam olarak neye tekabül ettiğini de duyumsayabilecek durumda değilim. Sanki sinir hücrelerim o muazzam düzen içinde yollarını şaşırmış, ama kendi hatalarını kabul etmeyerek, görüp algıladıklarımı beynime ses diye yutturmaya çalışıyorlar. Binlerce binlerce ses, binlerce renk; hepsi birbirinin içinde, hiçbirinin uyumu yok ve beynim onları ayıklamaya çalışırken yoruluyor, yoruluyor ve yoruluyor... Etrafta hiç ses yok, ama gözlerim bir kalabalığın konuşmasına ek olarak açık televizyonun yanında müzik dinlemeye çalışıyor sanki.
Sadelik dileniyorum. Sade kelimesinin oluşturduğu sadelikten daha fazlasını, a gibi mesela, e gibi. Sade; sapsade. Beynim tek bir düzlemde, tek bir renkte, tek bir seste olduğunda ancak huzura kavuşabileceğim, her yer beyaz olduğunda. Önceleri uyku bana bu beyazlığı getirir diye düşünme gafletindeydim ki o zaman aslında her yerin siyaha büründüğünü ve bir karadeliğin içine girer gibi boyutumu ve varlığımı kaybettiğimi, ama ışıktan daha hızlı olduğumdan insanların beni hâlâ görebildiklerini ve algılanacak şeylerin giderek daha hızlı ve hareketli olduğundan beynimin patlayacak düzeye geldiğini o zaman fark ettim.
Hayır uyku beyaz değil.
Nirvanayı hep beyaz hayal ettim.
Ama ben ölmeliyim.
Kırmızı olmak istiyorum ben!
Tek bir nota bu, ama o yedisinden biri değil. O olmak istiyorum, onu bulmak istiyorum. Ben kırmızı olduğumda her yer beyazlayacak, o an İsrafil sûra üflemişcesine bir melodi çınlayacak, ben eriyeceğim, bedenimin bütün sınırları ortadan kalkacak, o an uçabilecek, süzülebileceğim.
Şimdi sadece gördüğüm binlerce ses, duyduğum binlerce renk, dokunduğum binlerce koku ver kokladığım binlerce tat var etrafta. Ben bunların hepsinin ortasında ufacık bir mekana, bir bedene sıkışmış durumdayım. Beynim yanıyor bu yüzden cayır cayır, ama ateş kırmızı değil. Çünkü hepsi bir uyum yakaladığında ancak ben diyebileceğim:
Kırmızıyım!
ve bembeyaz bir huzurun içinde eriyip gideceğim...
30.11.09
Sevgili yolculuk güncesi...
22.11.09
wtf?
hayır.
ne kadar da bariz aslında insanlar, fazla bariz düşünüyoruz, fazla bariz yaşıyoruz. yani şimdi gelip bir kişi de benimle birlikte kendini yere atmayacak. eminim bundan. ya da gelip tokat atan olmayacak.
hayır.
"hey ben kuulum biliyor musun, normları reddedebiliyorum, ne kuralıymış mnskym, anormalim ben, takma sen beni" demeyi hakikaten iyi bilen insan güruhu olmamıza rağmen, bir allahın kulu da çıkıp orada benimle bağırmıyor.
hayır.
neticede ben de bağırmayacağım evet. kuruyorum sadece. bağırmayacağım çünkü ben de "aman işte etraftakiler ne der, ama insan böyle davranmaz ki, davranır mı?" tereddütlerini fazlasıyla yaşayan bir embesil formuyum. yine de bunlara karşı bağırıyorum içimdeki kalabalığa:
what the fuck?
hayır hayır.
ben bütün bu kuralların, görgü kuralları olsun, normlar olsun gerekliliğine inanıyorum kesinlikle. eminim zamanında daha iyi bir toplum oluşturalım, mutlu mesut yaşayalım ayağına oluşturulmuş şeyler bunlar. yine de "iyi de neye göre daha iyi" geyiğini döndürmekten de alamıyorum kendimi. belki de bir diyalektiğin sonucu olarak da düşünebiliriz.
bilmem.
ama şey gibi değil mi yani, tamam zamanında oluşmuş, iyi güzel eyvallah da, şimdi sanki bunların farkında olmadan esiri olmuşuz. hiç sorduk mu, neye hizmet eder hacı bunlar. hayır gerekliyse gerçekten kalsın, yaşayalım bunu da, mal mal şeyler de var mesela. neticede ya aykırı bir şey yapmaktan korkuyoruz, ya da uyum sağlamaktan. kötü bu. uç mu olmak gerekir ki illa.
yani ben ne o "what the fuck" diye bağıran insanımsı olmak istiyorum, ne de "mala bak neler yapıyor" diyip kafasını çeviren embesil. ben bu ikisine de tokatı yapıştıran sentez olmak istiyorum. ve sormak istiyorum ikisine de:
"what the fuck?"
(durup dururken böyle saçmalayan beynime de bir "what the fuck" gelsin lütfen. bir de niye ingilizce yazıyorsa mal..)
9.11.09
-Anne ben fenafillah oldum. - Ee oha!
19.10.09
Hihamo tabiğ!
Kafasındakilerin karşılıklarını bulamıyordu kadın, sanki bilmediği bir dilde, bilmediği sözcüklerle düşünüyordu beyni, ona meydan okurcasına.
Sanki o anlamasın diye deşifre edilmişti beyni, o ise onları kurcalamaya yelteniyordu haddi olmadığını fark etmesine rağmen.
Başka anlamlar yüklemeye çalıştı önce kelimelere kadın, daha doğrusu başka anlamları olduğunu varsaydı, kelimelerle anlamlarını değil de bambaşka şeyleri ifade etmeye çabaladı.
Önünde duran defter,
defter değildi belki,
kalemdi onun için.
Kelimelerin başka anlamlara geldiğini hayal etti.
Kendine kelimelerden yeni bir dünya yaratmak istedi.
Gerçek olmasını istediği bir dünya değil.
Sadece bir yerde,
sadece ona ait bir dünya olmasını istiyordu kelimelerden.
Anlamsız kelimeler yanyana gelmeliydi,
karanlık kelimeler. Kimse anlamamalıydı dünyasında ne olduğunu,
nelerin olup bittiğini.
Ona ait olması yeterli.
Sadece bir başlangıcı ya
da göremediği bir sonu ifade etse
de onun olması yeterli.
Bir adım sonra bir imge olacak beyninde,
kadın bunu bilmiyor henüz.
Bir göl, bataklık daha
doğru bir tabirle...
Karanlık çünkü her yer.
Su da karanlık.
Ve kenarda bitmiş sazlar da karanlık.
Siyah her yer.
Ama hiçbir karşıtlık olmayacak bu resimde.
Siyah-
beyaz değil resim,
siyah sadece.
Orada uzun elbisesiyle durmuş,
uzun saçlı bir kadın var.
Uzun saçları
kızıl. Resme renk katan tek öğe.
Kadın onun kendisi olduğunu
bilmeyecek, çünkü rüzgar söylemeyecek ona.
Kollarını açmış ve
gözleri kapalı.
Eğer açsaydı gözlerini,
yeşil olduklarını görecekti rüzgar ve ikinci bir renkten rahatsız olacaktı kulakları.
Çünkü kulaklarıyla algılıyor rüzgar.
Kadının nefes almadığını da kulaklarıyla duyumsuyor çok rahat.
Kadın burada değil çünkü,
o kafasındaki imgeyi düşünüyor.
O,
bu sonda değil de, başka bir
başlangıçta olmayı hayal ediyor.
Çünkü o alfa ve omega.
Çünkü o aslında bu imgedeki tek gerçeklik.
Çünkü o orada nefes almadan sonsuza kadar
yaşayacak.
Sonsuza kadar ayakta duracak ve gözlerini
hiç açamayacak.
Rüzgar esiyor çünkü.
Ama gözlerinin yeşil olduğunu hiç unutmayacak ve kızıl olduğunu saçlarının.
Çünkü
rüzgar
esiyor.
Gördüklerine de güvenmez zaten o. Gereği de yok bunun, rüzgar ona anlatır. Rüzgarın ondan sakladıkları olduğunu biliyor ama.
Rüzgar kendi yalnızlığını ona anlatmıyor mesela.
Kadın orada olmasına rağmen yalnız rüzgar.
Çünkü kadın
nefes almıyor.
Konuşmuyor.
Çünkü alfa ve omega o.
Çünkü o, Tanrı yaşadığı diyarlarda.
Ve iyi geceler diliyor o kadın bana.
Ben gözlerimi kapayıp uyuyacak olsam da, o uyuyamayacak gözleri kapalı olmasına rağmen.
Çünkü rüzgar esiyor ve hapsetti onu kendi imgesine.
p.s: yukarıdaki resim burada sütun oluşturulamadığından konmuş meğersem. idare edin.
p.s: ola da bu hihamo ne diye merak ediyorsanız... ya da öyle salladım falan diye düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz. hihamo, almancadaki hi(lfsverb)ha(uptverb)mo(dalverb) kısaltması. sıralamayı akılda tutmak amacıyla genç nesillere fıstıkçışahap kolaylığı sağlamışlar.
17.6.09
Hipopotam
Şarap koy biraz. Kırmızı olsun. Kanını hissetmeliyim içimde. Büyük bardaklarımız vardı, onlara koy.
Müzik çalar zaten telepatilerimizde. Sen mırıldanırsın sonra, eşlik ederim.
Camı açalım. Yaz gecesi tatlı esintiler dolar içeri. Sigara içeceğim, ister misin?
Fısılda kulağıma. Ne kadar güzel olduğumu fısılda. Yalan da söylesen, nefesini hissetmek istiyorum. Ya da sadece adımı fısılda. Adımın anlamını hissedeyim dudaklarından.
Bahçeye çıkalım mı? En sevdiğimiz ağacın dibinde otururuz. Şarap eşlik eder bize. Adımızı kazırız sonra. Bir izimiz kalsın.
Ellerin.. Ellerin çok güzel. Dokunabilir miyim? Adım yazıyor mu avcunda, bakayım hayat çizgine.
Yalınayak gezelim çimenlerde. Elektriği alır derler toprak. Su damlacıkları patlattım parmak uçlarımda.
Beynim geri sayıyor sakin sakin..
17.. 16.. 15.. 14.. 13...
Şarap çarptı biraz beni. Zehir koymuşsun içine. Birazdan ebedi uykuma dalarım. Buraya uzanabilir miyim? Dizine?
Sarhoş olmuşsun. Aşkımdan damlatmıştım bir parça. İçindeyim her yudumda.
7.. 6.. 5..
Çok. Çok güzelsin.
Sesin. Ellerin..
3.. 2..
Sen?
Afedersiniz, sizi..
Sizi tanıyor muyum?
1..
..
16.6.09
Kusmuk, Mide Bulantısı ve Bilimum İfrazat
Cidden tiksinmek; kişiliksizliklerinden, karaktersizliklerinden, ikiyüzlülüklerinden, vurdumduymazlıklarından…
Sadece ve sadece tenlerinden tiksinmek bazen; bazen ruhlarından tiksinmek…
Bazen hayvanlıklarından, bazen insanlıklarından…
Bu kadar mide bulandırıcı olmamalıydı her şey.
İnsanların kusmuklarından dünden kalan yoğurtlu makarna çıkar, yediği salatanın suyuyla beraber; zehirlendiği et parçaları çıkar, pirinç taneleri çıkar yanında çiğnenmeden yutulmuş.
Benim kusmuklarım ten kokuyor, sindirilememiş karakterler çıkıyor kusmuklarımdan, çiğnenmeden yutulmuş laflar çıkıyor. İnsan taneleri görülüyor hep bir ağızdan kokan. Çıplak aynı zamanda benim kusmuklarım, en zekiler görebiliyor sadece. Kimse de cesaret edemiyor giydirin kralı demeye.
Sigaraya başladığımdan beri eskisi kadar iyi koku alamıyorum. Böylesi daha iyi belki... Şimdi bile alamadığım ten kokularından tiksiniyorum. Birine dokunmak zül geliyor. Yanıyor tenim, midem bulanıyor; kusmuklarım saçılıyor etrafa. Sonra insanlar benim kusmuklarımdan tiksiniyor.
İnsanların tenlerinden nefret ediyorum, çünkü bilmiyorum daha yapmacık, daha korkunç bir parçasını insanın.
Ten, kokuyor; çünkü ruhun küflenmişliği, bayatlığı zehirliyor bu katmanı.
Ten, kokuyor; insanlar kokuyor çünkü…
Kişilikleri kokuyor.
İçlerinde yatan neyse, her neyse, o kokuyor işte.
Örtemiyor ten bütün o pislikleri içlerindeki.
Kontrolsüz egolarıyla yaşayan insanlar görüyorum.
İnsandan tiksinmiyorum ben, “ben”den tiksiniyorum.
En yapmacık onlar kokuyor. Kapatmaya çalışıyorlar çünkü kokularını. Ama benim koku alamayan burnum daha çok tiksiniyor ten ve ben kokusundan.
Kusuyorum sonra. Milyonlarca “ben” kusuyorum.
Hepsi birbirinden daha ben; daha bencil beriki ötekinden…
Sadece hormonlarını takip eden insanlar görüyorum sonra. Buram buram hormon kokuyor onlar. Kilometrelerce öteden algılanıyor kokuları onların. Benler kadar yapmacık değil ama bu idler. Onlar kadar korkunç kokmuyorlar, ama tiksiniyorum yine de hayvanlıklarından.
Binlerce id kusuyorum sonra.
Pek mükemmel değilim ben de elbet, tenim kokuyor benim de.
Midemi bulandıran, tenim; kustuklarım hep kendim.
Ama…
Ama bu kadar…
Bu kadar mide bulandırıcı olmamalıydı her şey yine de.
1.3.09
doğma, nas, inak üçlemesi
“dogma o dingil.
biliyoruz allah allah.
Eda:
*İyi ki doğdum nan :p
Serj:
*dur lan doğmadın daha
*yarım saat sonra doğ.
unutmadım da, geç kalktım. saat olmuş 12, farkımda değil. saat 5te kalkınca bu şekil reaksiyonlara sebep olduğundan dolayı oluyor tüm bunların şeysi. yoksa ohoo.
aklımdaydı lan hep. dün bişiler hazırlayıp saat 12’yi bekletme fikirlerindeyken gelen misafir (çok eğlendik lan), sabahlara kadar gül oyna, uyku diye bişey var en nihayetinde. sonra uyu sen, saat 5 olsun. havaya bak saate bakacağına, “aa ulan erken daha, 5 falan galiba” de. ki zaten 5te yatmış ol. okul bu hale getirdi beni. sakarya çok boktan. life sux, i hate you all.
then, ay ondan sonra kalk akşam 5’te.
işte ondan bozuldu benim balans-ül dimağ.
ha işte. şu an itibariyle, arkadaşımız, canımız ciğerimiz, çelist koyunumuz sayın diler yağız tam olarak yeni yaşına girmiş bulunmaktadır. şahsen samimiyetimle, “iyi bok yedin, aferin” hakkımı bu anda kullanmak istiyorum.
aferin. allam.
yıllar, yıllaar önce (2 sene oluyo lan) sokak arasındaki bir barda başladı tanışıklığımız. gruba eleman arıyordum ben. başvurdu, mırın kırın bir sürü. dedim kabul edeyim. ettik işte. sonra aynı eve çıkmalar, çikolata ısmarlamalar, şarkı bestelemeler…
sonra grup arkadaşımla aldattı beni diler. yıkıldım.
oyunu bıraktım ben de, i got a life.
nerden nereye.
şimdi de çello kasıyor kendileri. “frenzy” ye girmek için. müzik tarzı durumlarında anlaşmazlıklar olsa da, bilmem ki. giremeyecek, bunu hep erteliyordum. ona söylemeyi. ama bu mutlu dakikalarda sallamaz, giremeyeceksin eheha. şarkı yaptık, beğenmedi. linki koyucam aşağıya siz karar verin.
neyse yine.
niye doğdun? vallah ciddiyim, niye doğdun? amacın ne dünyalı?
“öğrenilmiş alışkanlık, çünkü bi de değiştirilemez yaradılış boku, nanesi ve püsürü. inak, nas, dogma evet.”
doğmasaydın keşke, fena olmamış da, mükemmel değil.
haki.”
ps: aha şarkı. bakın lan harika deyil mi?
http://rapidshare.com/files/203773797/grup_sax__305__-_oyy_plaj_korkusu_.mp3
13.2.09
is it raining with you?
en basitinden şöyle söyleyeyim, durum budur.
ha bir de çok ilginç bir şey daha var, radyoyu kapadım işte, müzik açtım falan. yazayım diye kalem defter aldım elime, baş ucumdaki ışığı yakmaya uğraştım sonra, elektrikler kesilmiş. telefon ışığında yazıyorum şimdi. ama demek istediğim şuydu benim, yani istemesem de dinleyecektim şarkıyı, sessizlikte uyuyamıyorum çünkü, e elektrik kesilince radyo yok.
hayır bu arada bakıyorum da ufacık bir tesadüfü 567923 kelimeyle anca anlatıyorum. sinir oldum.
neyse efenim, meraklandınız mı bilmiyorum ama şarkımız here comes the rain again. sanırım birçok insana böğ gelmiş artık şarkıdan da benim keşfim niye böyle geç oldu bilmiyorum. neyse işte orcinali eurythmics'e ait. yalnız ben dinledim, yani haddim değil ama götüm gibi olmuş afedersiniz. ek$ide orda burda insanlar unplugged versiyonunu dinleyin demişler, bulamadım. ben de şimdilik hypnogaja coverıyla idare ediyorum.
şimdi amacım oturup şarkıyı kritik etmek falan değil, zaten bir bok da anlamam böyle işlerden. benim istediğim şimdi sözlerden yola çıkıp bir iç muhasebe, bir dert yanma, bir kağıt-kalemden güzin ablalık bekleme durumları falan. aslında cidden sevmiyorum böyle "oğ bebeyim, çoh özledim seni, ühühü, seviyorum lan" tarzı şeyler yazmayı; ha hiç yazmadım mı, yazdım anasını satayım. büyük ihtimalle yeri geldiğinde de yazarım daha. şimdi yapmayayım diye uğraşsam da öyle olabilir, mümkündür.
neyse girizgah fazla uzadı.
evet efenim, şarkıya dönmek gerekirse...
neden yazmaya başlattı dedik bneni. sözleri efenim. çizdiği sahne. kendimi buldum yani, orada rol edinmiş şekilde. sözler nedir efenim, 3 kıta bir şey, ne anlatıyor ki diye düşünüyorum. hani yazan kişi ne amaçlamıştır, ne demeye çalışmıştır, mesaj nedir bilemiyorum tabii ama belki de sadecec 3 kıtayla bir şey anlatmadığından kendimi buldum. boşlukları ben dolduruyorum büyük ihtimalle.
yazmamın bir nedeni de aslında şu içimde bulunduğum durumu bir dökeyim, boşaltayım maksadı. insanlarla konuşuyorsun ediyorsun da olmuyor işte, yazmak lazım. o yüzden senden güzin abla olmanı bekliyorum sevgili kağıdım, kalemim, bilgisayarım...
şarkıya 893217. kez döneyim konudan fazla sapmadan.
şarkı yağmurla ilgili mi desem, yağmur fonlu mu desem, ne desem kestiremedim. zaten adından da gayet açık durum. yağmur yağıyor. nasıl bir yağmur bilemem tabi. ama şimdi elektrik kesintisine de neden olan buradaki yağmura bakıyorum, feci yani. uğulduyor camlar falan, rüzgardan gerçi o, yağmurla ne alakası var salak. neyse işte, kasvet, elektrik de yok zaten, her yer karanlık feşmekan.
anlıyor musunuz neden bahsettiğimi? yağmur diyorum. burada da yağıyor. tabii şimdi şair burada kime seslenmiş yağmurla, ne demeye çalışmış yorumu yapmayacağım. ama var işte bir şekilde her türlüsü, artık hangisini kastettiyse.
eserimiz diyor ki
here comes the rain again, falling on my head like a memory...
yani şimdi duyguları olan her insan evladının yağmurlu bir günle bir anısı, bir duygusu olmuştur. benim yok, o ayrı. insan değilim zaten, o apayrı. anca işte çıkayım cama izleyeyim falan. aha dur geldi bir tane anı aklıma, ama alakasız yani, zatürre olmak ümidiyle denize girmiştim kışın ortasında yağmurlu bir havada. yazının tamamında neyse kelimesiyle rekorlara koşacağımı biliyorum ama, neyse... işte anı olmasa bile böyle bir şeyleri yağmura yüklersin, üzülürsün, bir şeyleri yad etmek için kullanırsın falan yağmurlu havayı. işte öyle bir gün, ben de şarkı sayesinde böyle bir ruh hâli içerisine sokuluyorum.
elektrik de gelmiş, sevindim.
neyse, sevdiceği hatırlamak, üzülmek adına muhteşem bir zaman kısacası. memory falan...
sonra da diyor ki şair
feeling on my head like a new emotion
e bu da böyle işte. ne hissettiğimi bilmiyorum. cidden. tamam üzülcez falan ama başka yani. üstelik durum da o kadar karmaşık ki, yeni bir emotion olmaya müsait tam.
benim asıl bağlantı kurduğum yer şurası efenim.
i want to talk like lovers do
diyor. bir yerler de de çığırıyor:
talk to me like lovers do, walk with me like lovers do
diyerekten. şimdi buradan nasıl bağlantı kurduğumu anlatayım. yani durum öyle aman platonikim, benim sevgilim ol durumu değil. bipolar efenim benim sevdiceğim. uzun uzun ne olduğunu, nasıl bir bozukluk, hastalık olduğunu açıklayacak değilim de söylemem gereken noktalar var sanırsam. işte polar dedik, uç yani bi gelince n'oldu çift uçlu, çift kutuplu. manik depresif gibi diyeyim daha bir açıklayıcı olur. işte bu iki uç arasındaki geçiş dönemlerinde de bizimkinin şizofrenik yanı da olduğundan böyle bir duygusuzlaşma, hiçbir şey hissetmeme durumları falan oluyor. sen ne yaparsan, nasıl davranırsan o öyle davranıyor kısacası. iki noktayı da birleştirirsem, şarkıdaki bu serzenişi buraya uyarladım ben. sen aşkım böcüğüm, canım sevgilim diye konuşmaya başlamazsan, o sana böyle soğuk davranıyor, sanki onun lover'ı değişmişsin gibi. senin yüzünden. yok yakınmıyorum ona, yapabileceği bir şey yok neticede de, memory işte...
ne dediydik, aynı cümle kalıbı walk'la var bir de, şarkının bir yerlerinde kiss'le var falan. buyrun burdan yakın, long distance relationship efenim bizimki. insanlar neden bunu ingilizce söylemeyi yeğliyorlar bilmiyorum da, onlara uydum işte. hâl böyle olunca bir walk olsun, kiss olsun olmuyor öyle uzun mesafelerde. görüşeme, edeme, sevdiceğim diye bağrına basama. kötü lan.
böyle şaşalı cümleleri seviyorum şarkılarda, ne yazmışlar lan falan. diyor ki şarkımız:
here comes the rain again
raining in my head like a tragedy
şimdi trajedi dedi, nedir bu? geçen macbeth'e giriş amaçlı konuşuyoruz ingilizce dersinde, kaderle ilişkili dedik daha çok. böyle her şey önceden belirlenmiş gibi, ne yapsan da önleyemeyeceksin gibi. üzücü olacak sonucu tabi, falan feşmekan.
öyle kader konusunda felsefik anlamda çok kafa patlatmadım aslında şimdiye dek. işte anca tanrı'yla nasıl ilişkilidir, özgür irade var mıdır meselesi. çok da umursadığımı söyleyemem kaderi. lakin şimdi düşününce aynı tanımladığımız gibi trajedi görünüyor gözüme. yani şimdi biliyorsun long distance relationship zor olacak, üstüne bir de bipolar sevdiceğin, yani yüzyüze görüşemediğin yetmeyecek, haber dahi alamayacaksın çoğu zaman ama işte engel olamıyorsun. önceden belirlenmiş her şey. kader ağlarını örmüş. yalnız umudum da var hâlâ, trajedideki gibi kötü bitmek zorunda değil, di mi nan?
şarkıda bir cümle var, üzerinde düşündüm düşündüm, garip geldi. garip de değil de, ne anlam yükleyeceğimi kestiremedim.
is it raining with you?
hani deseler ki otur şarkıyı türkçeye çevir, eyvallah ama bu cümle orda öyle sap gibi ingilizce kalır. olmaz, çevirmem, çeviremem. hem de böyle garip bir büyüsü var gözümde, çevirmek de istemem. ama bir sürü şey getiriyor aklıma. bozmayacağım büyüsünü.
çok mal bir iş yaptığımı biliyorum, oturup şarkının sözlerini kendi durumuma göre yorumlayarak ama dedim başta, öyle sevgilim, seni seviyorum, ayrıyız, özlüyorum yazmak da istemedim. amaç içimi dökmek. oldu mu? göreceli. ama dur ya, o da kalmasın.
hişt hisset bi! seni seviyorum.
bir gün kafama düşen bu yağmurlar seninle sevgililer gibi yürürken bana yeni duygular getirecek biliyorum. o zaman trajedi yağmayacak işte.
özledim ya. iyileş hadi!
siz de dinleyin bi.
pcye geçerken akla düşen not: yarın sevgililer günüymüş la. dur bir iki bir şey de buna karalayayım. bu sene ayrı bir gıcığım sevgililer gününe. şimdiye dek hep yalnız geçirdim bu günü, öyle part time sevgili aramaya götürenler kadar da dert etmedim bunu. acayip sinir oldum bu sene, ciddiyim. sevgilim var, ama gıcık oldum. millet böyle sevgilisiyle neler yapacağından falan konuşuyor. soruyorlar sen napcan, ne aldın hediye? yok diyorum buruk bir edayla, ne yapabilirim..
ne yapabilirim ki lan? sevgilim uzakta. üstelik hastaneye yatıyor. kaç haftadır, ay oldu hatta, iki çift lafına hasretim, kendine gelemiyor zavallım. ne yapayım? sevgililer gününün derdine mi düşecektim bir de, sevgilim orda perişan.
sevgililer günüymüş. çok sikimde.
dağılın, gözüm görmesin sorunsuz çiftleri.
Buraya Kadar İnebilenlerin Kahvaltısı