Progressychedelic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Progressychedelic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.8.11

Radyo Münasebetiyle...


Efendim bilindiği üzere Serj'in tekrar gaza getirmesiyle nacizane mekanımızın sesini ve tadını keyif verici melodileri kullanarak sizlerle paylaşmaya karar verdik. Saçmalamadan söylemek gerekirse bildiğiniz flatcast'ten radyo yayını yapacağız. Yaz günlerinin boşluğunu değerlendirerek zaman zaman çıkması muhtemel engeller haricinde 15 Eylül'e kadar haftada üç gün sizlere kendi müzik listelerimi sunmak üzere bilgisayarın karşısında olacağım. Aşağıda zamanlarını göreceğiniz programın adı ise yayınlanacağı saatlerden dolayı Gecelik olacak.


Mikrofonlarla pek aram yoktur ama sohbet ekranındaki muhabbetimle sizlere katılmaktan mutluluk duyacağım. Tabii bu hiç ses vermeyeceğim anlamına gelmiyor. Programın müzik konseptini soracak olursanız Lastfm profilimi biraz incelerseniz muhtemel konseptleri göz önüne getirebilirsiniz. Öncelikli amacım en çok hoşuma giden sanatçılardan en az bilinenleri sizlere ulaştırmak olacak.

Gecelik, 15 Eylül'e kadar Pazartesi gecesi 10'dan 2'ye, Cuma gecesi 11'den 3'e, Cumartesi gecesi ise 10'dan 3'e kadar RIF FM'de. Zamanı olanları Geceliklerini giyip yayına bekliyorum.

Gecelerinizin medya oynatıcısı Progressychedelic. 

27.12.09

Tembellikten Yoğunluk!


      Uzun süredir ihmal etmek durumunda kaldığım bu internet yoldaşımdan, arayıp sormadığım, feysbuklardan dürtmediğim tüm canlarımdan, cananlarımdan, dostlarımdan özür dilerim. İstanbul'da, yurtta olduğum vakitlerde -ki iki senedir yılın dokuz ayı yaşam üçgenim doğduğum ilçe Üsküdar, okulun bulunduğu semt Göztepe ve yolumun sıklıkla düştüğü Kadıköy' olarak kayıtlara geçmiştir- bir çok yakınım ile iletişimsizlik içerisinde oluyorum. Bunun tam olarak neden kaynaklandığını açıklamadan önce tekrar özür diliyorum ve hepinizi çok sevdiğimi, teker teker hepinize çok değer verdiğimi bilin istiyorum. Toplu Konutlar'dan, OCF'den, Sakarya'dan, ailemden ve dünyanın çeşitli şehirlerine dağılmış olan herkeslere...

        Ve evet bu durumun sebeb-i hümayünü;

11.10.09

2 Temmuz '09 - 10 Ekim '09 / Son 100 Gün

    Finallere girip, yurtla ilişiğimi, kesip evime, Sakarya'ya gelişimin üzerinden tam 100 gün geçti bugün. 100 gün, üç ay on gün demek. Temmuz ayının 29, Ağustos'un tamamı yani 31, Eylül'ün tamamı yani 30 ve Ekim'in 10 günü demek. Peki ben bu 100 günde ne yaptım? Son 17 gün hariç, yani bayramın üçüncü günü trene binip İstanbul'a geldiğim güne kadar ki 83 günde yaptığım şey şu; Hiç.



     Uyku, yemek, sigara, bilgisayar-internet, müzik, grafik tasarım-fotoğrafçılık, tekrar yemek, tekrar bilgisayar, sigara, yemek ve sabah olunca uyumak. Müzik, Tasarım ve Fotoğraf dışında 83 günde yaptığım koskoca bir hiç. Savurganca harcadığım bu günleri değerlendirmemiş, kendime bir şeyler katmamış olmanın verdiği pişmanlıkla beraber tekrardan tembelliğe alışmış olmanın verdiği rahatsızlığı 17 gündür hissediyorum.




    Geçtiğimiz yaz için kendime kattığım çok az şey var, sağlam müzisyenleri-grupları dinleyip iyice hissedebilmiş olmak, arkadaşlarla görüşüp güzel-hatırlanacak muhabbetler yapmak, bir kaç film izlemek, fotoğraflar çekip düzenleyerek amatör portföy oluşturmak ve logo-tasarım çalışmaları yaparak amatör grafik tasarımcılığımı geliştirmek, ailemle vakit geçirebilmek, astronomiyle ilgilenmek gibi. Böyle sıralayınca güzel gibi görünüyor aslında ama boşa harcanmış günleri düşününce pek de tatmin etmiyor.










         Son 17 gün ne yaptım? Bayramın üçüncü günü akşamı İstanbul'a vardım. Geçtiğimiz sene İstanbul'un en iyi öğrenci yurdu olan, bu sene ise lanet bir yer haline gelmiş Üsküdar'daki yurduma yerleştim. Ve tembelliğe alışmış olan bünyenin tekrar %100 yoğunlukla çalışacağı günlerin başladığını düşündüm.

          İstanbul, dünyanın en lanet ve en güzel şehri. Günün 12 saat yaşandığı ancak gün içinde yapılması gerekenlerin 48 saat aldığı, cennet içindeki cehennem. İstanbul'u seviyorum, çok seviyorum ancak İstanbul'da yaşamak istemiyorum.

           23 Eylül Çarşamba günü, uyanıp okula gittim. Fen-Edebiyat'ın devasa beton örümceğinde sınıftakilerle saatlerce bekledim. Saatlerce hiç bir şey için bekledikten sonra yurt kaydı için gereken belgeleri edinmek için Kadıköy'e yürüdüm. Yurda gittim, kaydımı yaptırdım ve resmi olarak 5 aylık hapis cezamı onadım. Üsküdar F Tipi Öğrenci Yurdu nam-ı diğer 2009 yılının Kepem'i beni pala bıyıklı kucağına oturttu.










             Neden F tipi?
             Aşağıda görebileceğiniz yeni atanan yurt baş müdürünün [nam-ı diğer The Punisher, Çılgın Sedat] uygulamaları yüzünden;
  • Uzun saç, sakal ve orada burada yazan yazıya göre anormal giyinimle (o ne demekse artık) dolaşmak,
  • Yatakhane haricinde eşofman, kapri ve terlik kullanmak,
  • Sözde 5727 Sayılı Kanun ile yurt sınırları içerisinde -balkon ve bahçe dahil- sigara kullanmak,
  • Yatakhanede su dahil herhangi bir tür yiyeceği ve içeceği bulundurmak,
  • Kantin dışında içecek ve yiyecek tüketmek,
  • Saat akşam 11'den sonra uyanık kalmak,
  • Sabah 10:30'dan sonra uyuyor olmak,
  • Akşam 10'dan sonra yurda giriş yapmak,
  • Yurtla ilgili şikayetleri ilgililere bildirmek,
  • Öğrencilerin yurtla ilgili şikayetlerini toplu dilekçe yoluyla ilgililere göndermek yasak.
          Bu saçmasapan, geri kafalı ve despot ve hatta faşist kurallar ile ilgili şunları söyleyebilirim;

  • Üniversite öğrencisi, ne asker ne de polis öğrencisidir. Dilediği gibi saçını, ideolojik bir şey temsil etmediği sürece sakalını uzatabilir ve küpe, piercing gibi çeşitli aksesuarlar kullanma hakkına sahiptir. Toplu yaşama kuralları ihlal edilmediği sürece dilediği gibi giyinebilir.
  • Sabahtan akşama kadar pantolon ve ayakkabı kullanan öğrenci, evi gibi gördüğü öğrenci yurdunda rahat ve huzurlu olabilmek için babalar gibi eşofmanını da giyer, terliğini de.
  • 5727 sayılı kanun safsatası için ise, eğer sosyal kurumların herhangi bir yerinde sigara kullanmak yasaksa neden bu kuralı koyanlar bu kuralı ihlal ediyor ve nasıl olur da Eğitim Daire Başkanlığı'ndan "Öğrencilerin sigara, dinlenme, eğlence ve oyun odaları mevcut mu?" sorusunu içeren teftiş belgesi geliyor?
  • Yatakhaneye su götürülmüyorsa ve yatakhane dışına eşofmanla inilmiyorsa, gece susayınca pantolon gömlek ayakkabı giyip de su içmeye inmek mantıklı mıdır? Değilse gece susamak mı yasaklanmıştır? Yine akşam 11'den sonra acıkmak da yasak mıdır?
  • Her insanın uyku düzeninin farklı olduğu bilinen bir gerçek iken herkesi 11'de tavuk kümesi modunda uyutmaya çalışmanın mantığı nedir?
  • İkinci öğretim okuyanları ve o gün dersi olmayanları sabah 10:30'da uyandırmanın ve hatta ahıra girip hayvanlara bağırır gibi uyandırmanın mantığı nedir?
  • İstanbul gibi devasa ve kalabalık bir şehirde okuyan öğrencilerin, derslerinin geç bittiği zaman yurda gelmelerinin saatler aldığı kesinken ve Türkiye'de üniversite öğrencilerinin yarı-zamanlı işlere girerek eğitim hayatlarına devam edebildikleri, bu işler akşam 9:30 - 10:30 civarında paydos ettiği bilinirken son giriş saatini önce akşam 11, sonra da akşam 10 yapmanın mantığı nedir? Ayrıca öğrencilerin çalışmasını yasaklarken ülkenin durumunu bilmeden böyle bir karar almanın aptallığı farkedilememiş midir?
  • Şikayetleri, yakınmaları "yurttan atma" tehdidiyle engelleyerek, toplu dilekçeyi yasaklayarak despotluğu ve faşistliği abartmak, öğrencilerin ve personelin huzurunu bozmak zevk mi vermektedir? Amaç nedir?
         Uzun maddelerin kısası şu ki, bu yıl çok fazla hakaret, küfür ve lanet içeren kelimeler kullanıyor olacağım bu uygulamalar için. Sadece ben de değil, yurttaki benimle beraber 127 erkek, 102 kız öğrenci ve tüm personel de bu serenatda benimle beraberler. Uygulamaların dışındaki ahlaksızlar [torpil oyunları, iftiralar, yalakalıklar, insanları 9 saat bekletip 30 saniye görüşüp postalamalar, tehditler] içinse hard rock parçası yazmayı düşünüyoruz.











         Yurda giriş saatini sonuna kadar kullanarak akşam vakti giriş yapıyorum. Geçen sene elimden geldiğince yurtta kalmaya gayret gösterirken şimdi adeta kaçıyorum. Sabah okula gidiyorum, okuldan çıkıp Kadıköy'e yürüyorum. Kadıköy'den Haydarpaşa Kampüsü'ne yürüyorum. Denizim'le beraber Hukuk Fakültesi derslerine giriyorum (Bu gidişle çift anadal yapacağım gibi gözüküyor). Haydarpaşa'da yemek yiyip, akşam 8-9 gibi yurda gidiyorum. Bir-iki saat takılıp, polis zoruyla yatırıldıktan sonra Barbaros'un nam-ı diğer Barbieri, Baroş, Barbie'nin bilgisayarını alıp yatakta film izliyorum. Ertesi gün yine aynı terane. Her şeye rağmen güzel. Güzel olmasa bile sırf sorunlara ibnelik olsun diye güzel derdim. Ama gerçekten her şeye rağmen güzel. Denizim, arkadaşlarım, yaşadığım her şey, dertler, sıkıntılar, düşünceler, müzik... Hepsi var olduğum anlamına geliyor. Özellikle "Bugün rüyamda öldüm, trenle göçtüm." başlıklı gönderide bahsettiğim rüyayı düşününce günün 12 saat olduğu 48 saatlik İstanbul'da şebekem benimleyken hiç bir şekilde vazgeçmem, bunu farkediyorum. Şebekem var lan benim.









            Hem ekonomik sıkıntıdan hem de F Tipi Öğrenci Yurdu'ndan kurtulmak ve İstanbul'da bir öğrenci evi kurabilmek için, yarı-zamanlı bir işe başvurdum. Umarım işe girebilirim. Bir süre para biriktirip, ikinci döneme bir evle başlamak istiyorum.

             Bir hafta kadardır bu yazıyı yazmayı planlıyorum. Aslında aklımda yazacak daha çok şey vardı ancak, yukarıda gördüğünüz tüm görsellerin yerine kullanmak istediğim ve bir aylık süre zarfında çektiğim düzenlediğim fotoğraflar, topladığım görselleri bir arada tuttuğum telefonumun hafıza kartı bir sorun çıkardı ve karttaki her şey silindi. O görsellere bakarak yazacağım şeyler aklıma gelecekti planıma göre. Olmadı. Yine de elimden geldiğince, uzun süredir ihmal etmek durumunda kaldığım bloguma bir şeyler katmaya çalıştım. Hafıza kartım ile ilgili sorunu hayatın bir engelleme çalışması olarak görüyorum şu an, ama bilmesi gereken bir şey var; Benim hala şebekem var.

             2 Temmuz 2009'un üzerinden 100 gün geçmiş iken başladım bu yazıyı yazmaya ve bitirirken 101. günün 01:37'si olduğu farkediyorum. Hatta şu an 01:39 oldu. Şimdi de 01:40. Son olarak daha yapacağım çok şey var demek istiyorum, ve dolayısı ile yazacağım çok şey var.



















...




8.9.09

Rüyamda Öldüm, Trenle Göçtüm

Kilise ya da cami pek emin değilim, içi loş bir şekilde aydınlatılmış bir ibadethanenin içinde, yerde yüzüstü yatıyorum. Etrafımda 4-5 kişi var ve ölümüm hakkında konuşuyorlar. Onları duyuyorum. Evet ölmüşüm. Sebebini bilmiyorum. Gözlerimi açıyorum. Görebiliyorum, duyabiliyorum, düşünebiliyorum ancak konuşamıyor ve hareket edemiyorum. Çünkü ölmüşüm. Sonraki sahnede hareket eden bir trenin içinde ayakta duruyorum. Trenin içi İstanbul'daki banliyö trenlerine benziyor. Yanımda benimle birlikte ayakta duran iki kişi daha var. Birisi Ayberk. Diğerini hatırlamıyorum ama samimi olduğum birisi olmalı. Yanımda Ayberk olduğuna göre bu da Ege veya Onur'dur. İçinde olduğumuz tren binaların arasından geçiyor. Şehrin ortasında binaların arasından gidiyor ama dışarıdaki hiç kimse farketmiyor. Sonradan bu trenin, ölenleri bir yere götüren tren olduğunu anlıyorum. Trendeki herkes endişeli. Sağ tarafımda cam kenarında oturan kel, yaşlı bi amcayı hatırlıyorum. Adam hissiz bir şekilde önce trenin içine sonra dışarıya bakıp duruyor. Sonra cebimden telefonumu çıkartıyorum. Tam o sırada Ayberk yanımızdaki kişiyle konuşurken benden bahsederek;
"O şimdi Deniz'le vedalaşıyordur." diyor.
Telefona bakıyorum, aşağıdaki görüntünün hafızsız ve tarih-saatsiz kısmını görüyorum.

O an, ölünce telefonun çekmediğini anlıyorum. İçimden "Lan resmen öldük" diyorum. Cam kenarındaki yaşlı amca gibi hissizleşiyorum. Bir şeyler hissediyorum aslında. Yaşayanları düşünüyorum. Denizim'i düşünüyorum. Belki öldüğümden bile haberi yok. Mesaj atacak, telefon çekmediği için iletilmeyecek. "Telefonunu kapatmış" diye düşünecek. Kızacak bana. Ama ben öldüm ki. Trenden inip yanına gitmeyi geçtim, bir mesaj bile atamıyorum. Yaşayanlarla bağlantım tamamen kopmuş durumda. Şebekem yok ulan!!! Sonra tren bir yerde mola gibi bir şey için duruyor. Vagonun kapısı açılıyor. Herkes inmeye başlıyor. Biz de iniyoruz. İki katlı bir evin yanından geçip, evlerin arkasındaki geniş ve toprak bir araziye geliyoruz. Arazinin baş tarafında beyaz masalar, masaların üzerinde beyaz örtüler, örtülerin üzerinde de plastik şişede sular var. Orta taraflara geçiyoruz. Etrafımızda binlerce insan var. Hepsi yeni ölen insanlar. Yerde tahtalar var. Bir süre sonra etrafımızdakiler çıldırıyor. Yerdeki tahtaları alıp savurmaya, toprağa vurmaya, atmaya başlıyorlar. O sırada Ayberk'i kaybediyorum. Ne olduğunu anlayamadan etraf kararıyor...

Sonra uyanmışım. Evet uyandım ama rüya gördüğümün farkında değilim. Gördüklerimin hala etkisinde olduğumdan, içimden, "Lan öldüm mü ben şimdi?" diyorum. Sonra babamın sesini duydum. "Uyan hadi, uyan." gibilerinden bi şey dedi. Telefona baktım hemen. Kapalıydı. "Telefonun alarmını kurmuştum, şarjı bitmiş." dedim babama. "Tamam kalk, çarşıya gidecektin geç kalma." dedi. Kalktım, telefonu şarja taktım. Yüzümü yıkamaya banyoya gittim. Babam uyandırmasaydı etraf karardıktan sonra olacakları da görecektim belki de. Her ne kadar çok merak etsem de, iyi ki uyandırmış. O hissizliği bir daha yaşamak istemiyorum. Daha önce de yine bir rüya yüzünden yaşamıştım zaten. Yine Ayberk vardı rüyamda. Bu sefer onu öldürüyordum. O zaman yaşamıştım.

Yüzümü yıkadıktan sonra telefonu açtım. Oh lan, şebekem vardı. Bi şebekeyi bu kadar özleyeceğim aklıma gelmezdi. Lütfen beni bırakma şebekem. Sen yaşıyor olduğum anlamına geliyorsun. Yaşıyor olduğumdan çok, hissizleşmediğim anlamına geliyorsun.
"Ölünce trenle göçülüyormuş. Bir de telefonun çekmiyormuş."

17.7.09

Porcupine Tree, The Incident

Porcupine Tree, adı doğrulanan yeni albümü The Incident'ı 14 Eylül 2009 günü Roadrunner Records'dan çıkartıyor. Steven Wilson'ın açıklamasına göre, albüm 2 CD'den oluşuyor. İlk CD'de, 14 bölümden oluşan 55 dakikalık The Incident isimli parça bulunuyor. İkinci CD'de ise The Incident konseptinden bağımsız olarak yazılmış 4 parça bulunuyor. İşte The Incident konseptinin kapsadığı 14 bölümün isimleri;
1. Occam’s Razor
2. The Blind House
3. Great Expectations
4. Kneel And Disconnect
5. Drawing The Line
6. The Incident
7. Your Unpleasant Family
8. The Yellow Windows Of The Evening Train
9. Time Flies
10. Degree Zero Of Liberty
11. Octane Twisted
12. The Séance
13. Circle Of Manias
14. I Drive The Hearse
İkinci CD'de bulunan dört bağımsız parçanın isimleri ise şöyle olacak;
1. Flicker
2. Bonnie The Cat
3. Black Dahlia
4. Remember Me Lover

5.11.08

İstanbul'da Cumhuriyet

28 Ekim Salı, yıllardan 2008, Maslak'ta bir işim vardı. Akşamında, Üsküdar'a, yurduma gitmek için yola düştüm.Beşiktaş'tan vapurla Üsküdar'a geçtikten sonra, Üsküdar sahilindeki caminin mahyası dikkatimi çekti.Tam anlamıyla gral!'dı.Paylaşayım dedim.Görüşürüz.

23.10.08

Benler, Senler


Müzikte duygusuz tekniğin tad vermemesi olayı vardır. Fotoğrafta da öyle olsa gerek, ve fotoğraf düzenlemede. Yandaki fotoğrafım 2 mp kameraya sahip telefonumla çekildi ve yine aynı telefonun fotoğraf düzenleme programıyla tek adımda bu hale geldi. Sadece "Otomatik seviye" efektini uyguladım. Teknik olarak pek elle tutulur bir şey olmasa da, amatör fotoğraf ve görüntü düzenlemeciliğimle bilgisayarda yapamayacağım bir görüntü elde ettim. Yanlış olmasın, bilgisayarda yapılamaz demiyorum, - gayet tabii bilgisayarda mis gibi yapılır - ben yapamam diyorum. Düşük ışığın "otomatik seviye" ile bakıştığı bu tek adımlık düzenlemenin kokusu en uzman düzenlemelerden gelen kokuyla aynı gibi geldi bana. Bilmiyorum belki de o tek adımı atan ben olduğum için böyle gelmiştir. Yine de duygular krallığından bir misafir yandaki fotoğraf benim için. En "gral!" duygudan bir misafir hem de; iki sevgi, iki dönem arasında sıkışan kardan sıcak, ateşten soğuk, sudan saydam...


Way Out Of Here - Porcupine Tree, Fear Of A Blank Planet

24.7.08

Eşşek

Eşşeğin osuruklu kulakları,
Geğirdiği zaman ayakları,
Belki anırır bağırsakları.
Ama sen kal hep.
Kusmadan.
Kusmadan kal ki,
Uzun uzun muhabbet edelim.
Bilirsin, severim İstanbul'u,
Senin gibi.
Ama en çok anırtacak olan da o,
Gebertecek belki de,
Belki de ağzımıza sıçacak.
Ama başka şehir kaldıramaz bu ağırlığı.
Bursa'ya fazla gelir bu nefretimiz.
Dağılır gider güzel şehir.
Sakarya'ya sığmaz huzurumuz,
Sapanca kaynar.
Ankara desen,
Götümüzle beraber hayallerimiz de donar kışın.
E Hadi Adana'ya gidelim;
Gidelim de devrelerimizi, sabit disklerimizi mi yakalım,
Kaderimizin yüklü olduğu ?
İstanbul'dan başkası yalan bize dost.
Sen, ben, o, bu, şu ne ise,
İstanbul da o.
Geceleri yanına oturur ulan,
Sabahları kahvaltını hazırlar, akşam tanıştığın manita gibi.
Bazen moralini bozar,
Tartışırsınız, hırçın ama vazgeçilmez sevgilinmiş gibi.
Yeşil gözlüdür benim için,
Senin içinse rengi yoktur belki, saydamdır.
Uzun saçlıdır benim için.
Rapunzel yanında halt yemiştir.
Uyuyan Rapunzel derim ben bazen;
Ama ne uyuyan güzel kadar sakindir,
Ne de Rapunzel kadar sabit.
İstanbul itlerin ürüdüğü, kervanların yürüdüğü yerdir.
Ertesi gün metro için kazmaya gelirler semtini.
Marmaray derler,
Kazdıkları yerden bin yıllık gemi çıkar.
Bu Ne Lan ?
Beynim gibi.
De bana bakayım;
Hangi şehir kaldırır beynimdeki 18 yıllık gemiyi,
Hangi kent bu kadar anlayabilir beni ?
Hiç bir yerin rüzgarı alamaz hararetimi,
Boğazın aldığı kadar.
Ağzımıza sıçsa da,
Kalemimizi kırsa da,
Paramızı çalsa da,
"Kavgamızın Şehri" olduğu sürece,
"İçimizde Ölen Biri Var" olsa da,
Orada Olacağız.
Yeşil gözler Ankara'da olsa da,
"Ben Burdayım İşte Lan" diyeceğiz.
Saydam gözler gökte olsa da,
"Ben Burdayım İşte Lan,
Beyoğlu'nun Işıklarının Altındayım"
Eşşekten girmiştik konuya;
"Dünyanın En Güzel Gözü Eşşeklerdedir,
Sana Ettiğim Onca İltifat Hep Bu Nedenledir."

21.7.08

Ben




Ben,
Çay kadar sıcak.
İstanbul kadar büyük,
Adapazarı kadar küçük.
Saat kadar 24,
Yıl kadar 365.
Hayat kadar kısa,
Yol kadar uzun.
Müzik kadar besleyici,
Köfte kadar nağmeli.
Ben,
Sen,
İkimiz,aynı kişiyiz.
Tekiz.
Hepimiz,
Milyarlarcayız.
Ama yine de tekiz.
Tekir'iz.
Hayır hayır,
Teker değiliz.
Bak bozuşuruz!
Görüşürüz.

Buraya Kadar İnebilenlerin Kahvaltısı

Buraya Kadar İnebilenlerin Kahvaltısı