10.8.11
RADYO YAYINI LAN
şey diyom ben. radyo yayını iyi de hoş da, neden her iki ardışık yayının arasında 2 ay olsun? oturdum bunu düşündüm ciddi ciddi. abdi de çok düşünceliydi. eminim birçoğunuz da bunu endişeli bir ruh haliyle izlemekteydiniz.
dedik ki o zaman, biz şey yapalım. ney yapalım. bu programların bi programı olsun. haftalık. pazartesi duyuralım, belirlenen günde yapalım. hatta her hafta olsun. millet saatini ayarlayıp gelsin olm, fantaziye bak.
bu sebeple, bu haftadan itibaren, bu metodla, siz değeaarlı dinleyenlerle buluşacağız.
sıradaki yayın, yarın gece saat: 22:00 de freganslarınızı bize ayarlayın.
ps: heh şey vardı bi de. laf da "olm ben de yayın yaparım ki ne var" diyen nublar var aranızda. aksiyon vakti lan. ciddiyim. isteyen varsa mesaj atsın. ney nasıl yapılır anlatayım, şifreyi vereyim. yayın sayımız artsın. hali hazırda üç grup yayıncı var. ben ve ev eşrafı, diler ve polat. grup artsın. bekliyorum ona göre.
5.7.11
wenn üblich (zu) übel wird... *
Ama ben uyumak istiyorum.
Ben karanlığı seviyorum.
Sanki öylesine bir yolda yürür gibi. Hiçbir özelliği yok yolun. Ne kaldırım taşları süslü, ne ağaçları ihtişamlı, ne ışıkları görkemli. Ne de eski püskü bir cadde. Sadece sıradan, yalnız bir cadde. Yalnız derken de, gecenin verdiği bir sakinlik gibi.
Kimsenin özel bir önem göstermediği bir cadde ve etrafını hiç algılamayan bir insanın dikkatini çekiyor öylece. Sadece sıradanlığından.
O caddede ayaklarımı sürüye sürüye yürüyorum; fark etmiş olmamın hiçbir anlamı yok; caddeyle bir alıp veremediğim de yok; üstünde ne olup bittiği, neler yaşanacağı hiç umrumda değil.
Sadece varlığıyla farkındalığım çakışıyor bir noktada.
Hepsi bu.
Hayalgücüm hastayken hep daha fazla çalışır. Sıradanlığın kendini hiçbir zaman fark ettirememesiyle alakalı bir şey zannedersem.
Belki bir "burdayım" deme çabası.
Ya da tamamen farklı olan şeyin göze batması.
Önemi yok.
Zaten hayalle gerçek ayrımının o kadar da önem teşkil etmediği bir noktadayım. İnsan zihninin gerçekle, gerçek olmayanı ayırt etmesini sağlayan başka zihinler sanırım.
Ama ya ortada başka hiçbir zihin kalmamış ya da hepsi zihnine doluşmuşsa?
O zaman ayırt edebilir mi insan?
Dahası bir önemi kalır mı ayırt etmenin?
Caddedeyim.
Olanca sıradanlığıyla.
Caddenin herhangi bir benliği yok. Olmasını da beklemiyorum.
Bana kendi benliğimi hatırlatacak bir öğe bulmak da zor geliyor. Sadece var olan olağanlık, sıradanlık. Rahatsız ediyor.
Oysa her şeyin sabit, değişmez, güvenli, olağan olmasını istemişimdir hep. Dondurmacıya gidip 15 çeşidin karşısında tezgaha iki saniye göz atıp ardından vanilyalı dondurma istemek gibi bir şey.
Şimdiyse dokunuyor sanki; bir yerlerden dürtüyor gibi. Tezgahtaki en adı sanı duyulmamış taddakini almamı söylüyor sanki bir şeyler.
Uyacak değilim söylediklerine.
Ama kurtulmak istiyorum.
Süzülmek istiyorum sanki. Birazcık, havalanmak. Uçmak da değil de ayaklarım hafif yerden kesildikten sonra birazcık o şekilde süzülmek.
Oysa ben hep güvenli olmak güvende olmak isterim, ayaklarım yere basmalı benim.
Süzülmek hariç.
Zihnim yoruldu.
Onu biraz dolaştırmaya çıkarabilsem...
* başlık: (alm.) alışıldık bokluk olduğunda, bok gibi geldiğinde... (yazar burada übel ve üblich kelimeleriyle kelime oyunu yapmaya kalkışmış, bok yemiş.)
ps: yaklaşık 12 ay sonra yazılmış ilk yazıdır, muhtemelen uzun bir süre için de tek yazı olacaktır. yazıdaki her türlü bok püsür mazur görülmelidir, görmeyenlerin canı sağ olsundur.
3.6.11
cambaleiyo
i need silence,
i need an isolated island to put myself throughout this one spot space.
***
i've come home now.
with my bare hands, i fought with my inner goodwillings
in my bare hands,
there was pure black blood.
there were people on the sides of the empty road.
the road that keeps me connected to the room i'm in.
i was barely holding me,
the space was init.
***
upon the clouds, wing of mine was useless,
as i fall
arrogance,
the defiled beauty,
has shown the her very own face.
i was falling.
the surface of tomb was cold, and getting closer to my stupid face.
the wings are not suitable to a body aparted.
i don't fit.
i am useless.
***
look me in the eye,
kill me in there.
how can it be possible to live like that?
or, how can it be passible to leave this failure?
can not pass, can not possess anything to make it helping to my struggle.
***
i need nothing,
except me.
i need a mirror,
nothing more.
14.5.11
15 Mayıs 2011 İnternetime Dokunma Yürüyüşü.

Bilindiği gibi 22 ağustos 2011 günü sizlere 4 paket sunulacak ve bunlardan birini seçmek zorunda bırakılacaksınız. Herhangi bir seçim yapmayanlar otomatik olarak Standart pakete geçmiş olacak, Youtube a giremeyeceğinizi zaten biliyorsunuz ama hali hazırda 60.000 yasaklı sitenin olduğu ülkemizde bu paketlerin daha neler getirebileceğini bir düşünün.
Google da "haydar" kelimesini dahi aratamayacak, "sarışın", "hikaye", "hatun", gibi kelimeleri internetiniz üzerinde göremeyeceksiniz.
Bir anne çocuğuna hikaye okumak isterse internete girip herhangi bi hikayeyi okuyup daha sonra çocuğuna anlatamayacak, çünkü "HİKAYE" kelimesine dahi sansür gelecek malesef. Bu sansüre uğrayacak kelimeleri belirleyenlerin nasıl bir beyin yapısına sahip olduklarını merak etmekteyim!
15 Mayıs 2011 Pazar günü saat 14:00 boş beyinlere ve hayatının kısıtlanmasına engel olmak isteyenlerin, Sansüre hayır diyenlerin, sansüre karşı duranların ve özgür beyinlerin var olması gereken Yürüyüş.
http://www.yasaklamakyasaktir.com
http://www.sansurekarsi.com
http://www.sansuresansur.org
özellikle bu adreste http://www.sansuresansur.org/internetin-icin-yuru/ bulunan illeri , yerleri ve zamanları kontrol etmelisiniz.
Türkiye'nin her yerinde aynı anda ve aynı tarihte.
http://www.facebook.com/event.php?eid=152334771499561 adresinden il tarih ve yerlerini kontrol edebilir, etkinlik hakkında bilgi edinebilirsiniz.
Klavyelerinizi, modemlerinizi, pankartlarınızı alın ve gelin !
1.5.11
11.4.11
yengem elke
yazıyorum, ama kim okuyor bilmiyorum bu sebeple.
***
aslında bu hayat var ya, bu üzerinde koşuşturduğumuz topraklar, biz koşanlar, koşma sebeplerimiz, onların varoluşlarının mantıksızlığı, hayat; her biri,çaresizliğimizin farkındalığıyla doğru orantılı olarak sux. ne kadar farkındaysak o kadar berbat, ne kadar berbatsa, o kadar gözümüzün içine girecek kadar berrak bi boktanlık içindeyiz.
içindeyim.
hiç kimsenin sikimde olmadığı bir dünya düşleyip, sonra kendimi o dünyanın tam ortasına oturttuğum sakat bir hayalin pençesindeyim. teoride çoğzel çoğiyi, ama uygulamada karın ağrısına boyun eğen bir makat, ve onun tahriş olunmuşluklarıyla(olunmuşluk ne amk) hırpalanmış bir şair edasıyla sürünüp gidiyorum.
kimse yazıp oynamasın.
ben olayların farkında bile değilken kimse kafasından element uydurup sebep sonuca dalmasın. bi anlayayım, bi analiz harikası koyayım ortaya, sonra ne bok yenirse yensin. böyle eğlenceli olmuyor çünkü. ben farketmeden, belki de dünyanın en komplike komplolarına maruz kalıyorum. zekama hakaret bu, zamanınıza yazık.
ey dünya vatandaşları.
lütfen insan olun.
31.3.11
Bin Hayat
Karnında bir sancı vardı, diğer klasikler gibi. Onlarda bu anlamsız duyguyu "sancı" diye adlandırırlardı. Nevi şahsına münhasır diye adlandırabileceği hiç bir şey kalmamıştı artık. Düşünebiliyordu, konuşabiliyordu fakat bunlar ona bir fayda sağlamıyordu. Karnındaki "sancı". Diğerlerinin karnındaki sancıyla aynıydı. Kasvetli havalardan bahsediyordu. Sanki bunun başka bir betimlemesi varmış gibi. "Kasvet" sanki sadece onun kullandığı bir kelimeymiş gibi.
***
Kullanılmış bir orospu çocuğundan başka bir şey değildi...
Kağıt parçalarından daha kıymetsiz olduğunu bile bile, sürekli bir umudun peşinde koşma çabasının ona verdiği gelişmiş kaslar ve karnında anlamsız acının amacını düşünmekten başka ne çaresi vardı ki... her zamanki programlarından öteye gidemeyen ve bir şeyler için çabalarken bile bunun yanında kaybını görebilen nadir insanlardandı...
Kim gelmiş kim geçmiş düşünmeden sadece kendisini nereye sürüklediğini düşünen adam.. bu adam nerede?
***
Her gün aynı saatte masasının başına geçiyordu, her gün aynı saatte... Hiç şaşırmazdı, saat 4 te masasının başına geçer ve daktilosundan çıkan seslerin gelmesini beklerdi. Bu işi edindiği zamanlar ne düşündüğünü merak ediyordu şimdilerde. Annesinin "oğlum doktor olacak" klişesini aklına getiriyor ve sürekli geçmişe dair düşüncelere dalıyordu. Daktilosundan ses gelmesini beklerken kafasındaki seslerle meşgul oluyor, edindiği işi kaybediyordu. Kazançlarını sayamazken kafasında "zaten kelimesi burda kullanılamaz" gibi aptal kurallar doluyor ve kınama isteği gittikçe arıyordu. Neyi? nedir, bunlar onun kaybettikleri mi kazandıkları mı ? Yoksa basit bir hikayede konu olacak kadar mı standart?
Nedir, kalbinin atışları mı yoksa atmayışları mı etkileyen?
Çevresinden gelen tavsiyeler "caba" konumunda, bakkal Murat, Postacı Ahmet, mahallede herkesin tanıdığı ve gözünün üzerinde olduğu Alev ve kırmızı sporayakkabılarıyla yırtık bir topla sürekli duvara şut çeken küçük Ozan'dan başka bir çevresi yoktu. Bir zamanlar kaybettiği ve aslında pekte samimi olmadığı Uğur amcasının, babası küçük olduğu için kafasına kaktırarak "bu çocuktan bir şey olmayacak, geleceğini garantile bari" gibi çivilemeleri sayesinde ve ufak tefek küçük işlere girerek kazandığı 3-5 kuruştan başka hiç bir geliri yoktu. Sabahları yapacak hiç bir şey bulamadığı için bir şeyleri sabitlemeye çalışma sabit-düşüncesi yüzünden saat 10 da kalkar, 10 dakka sonra 10 adım ilerdeki bakkal Murat a gider ve 1 ekmek alırdı, çöpünde her 3 günde bir 1 küflü ekmek bulabilirdiniz. 10:10 geçe duvara şut çekmeye çalışan Ozan'ı gördüğü zaman "bugünde diğer günlerden biri" diyerek "neden erken uyanmadım ki" cümlelerini ardarda düşünüyordu.
-nasılsın Murat abi,
+iyidir gülüm, sen nasılsın?
+eh işte aynı şeyler.
Ne alacağını bile söylemez, Bakkal Murat poşete 1 ekmek ve 1 paket sigara koyar ve "iyi günler" derdi. Bakkaldan çıkınca gözleri gizli gizli etrafı keser ve uzun zamandır süren yalnızlığına dair bir ters tepki - doğal olarak - olan karşı cinse karşı aşırı ilgiyi örtemeyecek kadar keskindi etrafı kesişleri. Eve girer ve masanın üstüne ekmeği bırakır, dolaptaki bir kaç dilim peyniri dışarı çıkarır ve çayın demlenmesini beklerken Televizyonu açıp siyasetçilere ve pop şarkıcılarına küfür ederdi. Televizyon kısa esler verdiği zaman küçük Ozan'nın top oynarken çıkardığı sesler ve her seferinde dışardan evinin 2 kat aşşağısındaki Mert abinin oğlu küçük Deniz'e "Hadi aşşağı gel top oynayalım" seslerini duyarak kahvaltısını eder ve ne yapacağını düşünmeye başlardı.
***
Her uyandığında televizyonu açardı. Çevresindeki diğer kızlar gibi düşünmüyordu. Aslında onlar gibi olmaya harcadığı çaba onu yormuştu. Çünkü duyarsızlık ona çok huzurlu geliyordu. Bütün kızlar duyarsız değildi elbette. Sadece onun çevresindekiler bu duruma uygundu.
Bugünlerde televizyonu açmak bir işkence gibiydi. Yine her sabah olduğu gibi uyanır uyanmaz televizyonu açtı. İçi burkuldu, nefesi kesildi, lanet okumaya başladı. Bunlar her sabah olduğu gibi nüksediyordu. Biri başka bir "biri" ni bombalıyordu. İnsanlar ölüyor, çocuklar ağlıyordu. Bir erkek eşini ve çocuklarını doğramıştı, Ülkenin siyasi makamları üstü örtülü bir şekilde hala "sizler salaksınız" diyordu. 15 yaşında çocuklar dilendiriliyordu. Yaşlı bir teyze günü bitirmek için uzandığı/uzanmak zorunda olduğu bankta donarak ölmüştü. Yani her şey aynıydı. Günün başlaması için yeterli düzeyde pislikleri depoladı ve dışarı çıktı. Herhangi bir yoldan geçerken üzerine üzerine gelen sapıkça bakışları görmezden gelmeye alışmıştı. Küfür ede ede ilerliyor etrafına bakmadan yürümeye çalışıyordu.
***
Daha 5 yaşındaydı, dışarda arkadaşlarıyla top oynamak, yerlere tebeşirle bir şeyler çizmek, duvarlara kale çizmek ve daha nicesi. Buydu onun hayatı. O tüp niye patladı ! neden? Neden onun evinde yangın çıktı? Neden annesini ve babasını kaybetti? Neden? Başka bir ev yanamaz mıydı? Başka 5 yaşında bir çocuk yok muydu? Niye o?
***
12 yaşındaydı, arkasındaki tanklara o kadar alışmıştı ki artık bunun bir doğallık olduğunu sanıyordu. Postallarıyla sert sert toprağa basan askerleri görmek istemiyordu artık. Petrol falan diyordu etrafındaki büyükleri, ne petrolü? petrol nedir? Arkadaşlarına soruyordu petrol nedir diye, siyah! O kadar siyahki içlerini karartmış.
***
Vurmak zorundaydı, o gün o bardan çıkarken elindeki silah damarlarındaki alkol kadar gerçekti, ama bir gerçek diğer gerçeği düşünmesini engelledi. O vurmak zorunda olduğunu düşünüyor ve o elindeki silahın buz gibi yapışkanlığının farkında olmuyordu. Bastı... Bastı tetiğe, hiç bir şey eskisi gibi olmayacak artık mahallesinde yürüdüğü o sokakların hayalini kuracaktı. Bastı tetiğe, artık yanına gidebileceği bir kız arkadaşı yoktu, artık kardeşim dediği arkadaşlarının yanına gidip birer bira eşliğinde dertleşemeyecekti. Bastı tetiğe, her şeyi değiştirdi. 10 dakikada 2 hayat değişti. İkiside ölüm, biri parmaklıklar ardında olsada.
18.2.11
Ruh Hapsi (Karanlık Gidecek II)
***
topraklar üzerinde hüküm süren çokça iki ayaklı yoktu ilk devirlerde. gerganne, burayı, her biri diğerinden farklı niteliklere sahip, konuşabilen, iletişimini çift yönlü sağlayabilecek, zeki, kaotik, ama her birinin eksikliğini sarmal olarak, bir diğeriyle tamamlayabileceği bir düzen kurmak planıyla ilk merkez rününü, kuru toprak üzerine çizmişti. toprak yeşermiş, ve ölü halının içerisinden yemyeşil hayat fışkırmıştı. o gün, kimse yoktu. sadece gerganne ve varisi.
gerganne'i görebilen, sadece bir avuç Lesde ve bir avuç Hyunin vardı. onlar da, yaratıldıkları andan itibaren içlerinde gerganne'i biliyor, onun beyni ve arzusunu her nefes alışverişlerinde hissedebiliyorlardı. Gördükleri gerganne, somut bedenin çok ilerisinde, çepersiz bir ruhtu. aralarından hiçbiri, ne onu resmedebilir, ne de sonsuz kelime gücüne rağmen, onu cümlelere sığdırabilirdi.
Gerganne'in öncesi bilinmez, neler yapabileceği konusunda hiçbir bedenli canlının en ufak tahmini dahi yoktur. o, toprakların can veren yaratıcısı, niyetini ve bilgisini tüm yarattıklarından gizli tutmuş, sadece bireylere kendi görevini ilham vermişti. herkes kendi payına düşeni yapmakla yükümlüydü. kimi toprakları adım adım dolaşıp, ondan önce orada olan bitkileri tanıyıp, çeşitlendiriyor. kimi, gerganne'in ona bahşettiği sihir okuma becerisiyle toprağa şekil veriyor, kimi kendinden ufak bedenler yaratıp gerganne'in onlara ruh vermesi için yakarıyordu.
Lesde, "konuşanlar", dil konusunda beceri sahibi bedenlerdi. ilk onlar yaratıldılar. gerganne'in ruhunun sihir kısmından çok, bütünün büyüsüne hayran oldular. görevleri, genelde, toprağın altında uyanmayı bekleyen bilgileri, uyanışa hazırlamaktı. daha çok bitkiler üzerine çalıştılar. ve günümüze ulaşan her bir bitkinin, her gününde, en azından bedenleri toprakları terkedene dek, parmakları vardır. bedenlileri, gerganne'in ta kendisi adledip, onları değiştirmeyi küfür saydıkları için Hyunin ve onun işlerini hep bir sızlanmayla izlediler. aralarında, ilk yaratılan Figrel'i lider bildiler, onun izinden yıllar boyu yürüdüler.
hyunin, "şekledenler", bedenleriyle beden verdiler. her bir parçalarıyla, gerganne'in buyruklarına kurban sundular. ve onu lesde'nin anlayışından daha çok, tanrı mahiyetinde ibadet ettiler. onlara göre gerganne, bedenlerinin sebebi, niyeti, koruyucusu ve şüphesiz yaratıcıydı. gerganne'i okumaktan çok, ona hizmet için sevilerini sundular. topraklar üzerindeki her bir canlıyı arayıp, onlara beden verdiler, bu bedenlerin ruhları için gerganne'e ağladılar. lesde, hyunin'in bu beden arayışına, hakaret gibi baktılar. çünkü beden ve ruh, sadece gerganne'in kudretiyle bina olacak kavramlardı. oysa bu, hyunin'e göre, gerganne'e olan gerçek ibadetti. hyunin içinden, Yeriv, Figrel ve etrafındaki lesde'lerin giderek düşmanlaşmasından çekinerek, gerganne'e yakardı. gerganne sadece Yeriv ve Figrel'e sihir okuma gücü verildi. böylece, sadece iki grubun lideri, sihir ve rün konusunda bilgi ve hüner sahibi olacaktı.
gerganne, hiç bir maddi varlığa, kendisininkinden daha düşük bir değer biçmiş değildir. çünkü, sadece o bilir ki, her bir bedenin içerisindeki ruh, kendi ruhunun sadece bir nebze fanilik tatmış halidir.
***
bir gece yarısı, topraklar üzerindeki hayat, yemyeşil akıyorken; bir gün yeriv, eşrafını topladı, tüm hyunin'e söyledi:
"kardeşlerim, gerganne'in aklındakini gördüm. artık, hepimiz yaratabiliriz. hepimiz gerganne'ın niyetine hizmet edebiliriz. Geryn sınırlarına kadar gidip, gerganne bedene düşene dek, dua edeceğiz, onun huzurunda gücümüz için sınanacağız.ve kardeşlerim, gerganne'in bedeni olacağız!"
kalabalık, şükran ve coşkuyla yeriv ve gerganne'in adını çağlıyordu. herkes telaşla toparlandı, konaklar terkedildi.
topluluğun arasındaki Mejh, tabi olduğu Lesde topraklarına gidene kadar dua etti. gözlerinden yaşlar boşanıyordu. çünkü, kardeşleri hyunin gaflet içinde gözü dönmüş bir şekilde, gerganne'e küfrediyordu. kalbinin üzerine kapattı ellerini. artık koşacak gücü kalmadığında, gerganne'e yakardı. gerganne, mejh'e gücü ötesinde güç verdi. figrel, mejh'in kafasının içerisindeydi. mejh konuştu:
- efendim, yol göstericim, beni duyun!
yeriv küfür içerisinde ve korktuğum gibi, bu küfürü sadece onun sapmış ağzı dillendirmiyor! gerganne'i gördüğünü ve sahip olduğu gücü kardeşlerimizin her birine bahşedeceğini söylüyor! Geryn'e gidiyorlar efendim, hepsi, tüm kardeşlerimiz ve onların yaratımı, tüm yolsuz ruhlarla beraber, Geryn sınırlarına gitmek üzere konaklarını terkettiler, ateşlerini söndürdüler.
Figrel! beni duyun efendim!
figrel'in tüm düşünceleri, gözyaşı ve öfkeyle kaplanmıştı. hareket edemiyordu. gerganne'i ilk o bilmişti, ilk yaratılan oydu, ruhuna ilk ses verilen, gerganne'in dokunuşunu kemiklerinin içerisinde ilk hisseden figrel'di. ve şimdi, sonra gelenler, kardeşleri, büsbütün bir gaflet içinde gerganne'e ibadet yolunda, ona başkaldıracaklardı. ah hyunin'in kibirli huyları.
gerganne'e yakardı, cevap alamadı. korkuyordu. gerganne onu asla cevapsız bırakmazdı. bitkilerden yol istedi. geryn'e batı sularını aşarak gideceklerdi. ağlıyordu. hemen toparlandı, Golmne, Buyrt ve Dessin'i yanına aldı, yolda mejh'i de alıp takibe başlayacaklardı. hızlıca dilleriyle birbirlerinin derdini diğerine aktarıp, olası çözümleri birbirlerine sundular. hepsi çaresizlik içerisinde ağlıyorlardı. gökler dile geldi, ve tüm kızgınlıklarıyla geryn'e giden yolu dövdüler. böylece yola çıktı figrel ve beraberindekiler.
gerganne hala cevap vermiyordu. her neyse olan biten, hiç de iyi değil dedi gözyaşlarını silerken figrel. hiç de iyi değildi.
yeriv, toprağın üzerindeki her yağmur katresini rünlerle beziyor, damlalar ona yolu gösteriyordu. günler boyu yürüdüler, ağaçlar ve çimenler, ayaklarına dolaşıyor, onları toprağa düşürüyordu. yeriv her bir kardeşini rünlerle koruyor ve lesde'nin peşinde olduğnu anlıyordu. gerganne'e kardeşlerinin anlayışsızlığı için özür dilercesine dua etti. gerganne'den aynı cevabı aldı.
"geryn'e gidin, tüm kardeşlerinle beraber orada olup, bedene düşüşümü kutlayın, kutlayın ki, her bir kardeşin benim zerrem olduğunu ispatlasın, her bir kardeşin gerganne olsun!"
yeriv coşkuyla doldu. içi sevi ve bilgiyle dolu attı adımlarını, geryn'e ulaştıklarında toprak cansızdı. mejh'i yanlarına alan lesde, figrelin hızlı adımlarıyla hyunin'e yetişmişlerdi. figrel çalıların arasından öne atıldı, ağzını açıp "dur kardeşim!" demeye yeltendiği anda kaskatı kesilmişti. yeriv yanıyordu! yeriv alevlerin içerisinde aman diliyordu. hyunin ne olduğunu anlayamaz halde koşturuyordu.
figrel yağmura yakardı, ancak yağmur onu dinlemiyordu. gerganne konuştu:
- çocuklarım gidin, terkedin. gaflet içerisindesiniz, beni topraklar üzerinde aramayın. figrel, tüm lesde'yle beraber terket bu toprakları, bırak hyunin kendi gafleti içerisinde kavrulsun. ah o kadar kahroluyorken, bırakıyorum, bedenlerinin aşkından, ruhlarını kül edenleri!
gerganne sustu.
***
aslında sadece gerganne vardı. onun izinden gitmeye hiçbir ruh gönüllü değildi. sonsuz parçaları arasındaki ruhlar, sadece belli olasılıklarda bütün oluyor, onun haricinde sonsuz boşluk içerisinde dolanıyorlardı. ilk gerganne bütün olmuştu. tekti. ancak gerganne'in niyeti, tüm ruhların bir bedende yaratmasıydı. hiçbiri kendi parçalarını bulabilmek için uğraşmadı.
ama ruhlar arasında gerganne'in niyetini sadece bir grup sezebilmişti. zorluklar içerisinde diğer uzuvlarını aradılar. ve çağlar sonunda, tam da lesde'nin ilki, figrel doğuyorken, Monthed bütün oldu.
monthed gücünü, kendi parçaları arasında buldu. kimseye kendini belli etmeden, ne bir tehdit oluşturarak, ne de bir varlık emaresi göstermeden, gerganne'in niyetine tüm parçalarına vakıf kıldı.
onun yaptıkları içinden kötüleri ayıkladı, onları bozdu. ilk kerth'lere beden verdi. sonsuz boşluk içindeki iktidar açlığı içindeki kerthleri toprağa yolladı. her birinin ruhunun derinlerine sihir gücünü okumuştu, rün bilgisi ve bileklerine güç bahşetmişti. onlara "bekleyin" dedi, "sadece bekleyin."
lesde'ye saygı duyuyordu. çünkü hiç bir lesdeli direkt olarak gerganne'in beden arayışına hizmet etmiyordu. fakat hyunin, her bedene ruh istemişler, bu yolda arayışlara çıkmışlar ve her geçen gün, kerth'lere yaklaşıyorlardı. kerth'lerin ortaya çıkmasını engellemek için toprakların en ucuna, geryn topraklarına yerleştirdi kerth'leri. bu yabani ırk başka beden görmemeliydi, ne de kendini diğer bedenlere göstermeliydi.
gerganne, kendi alemindeyken, toprakları üzerindeki garipliği farketti ve geryn'den yükselen yaşamı sezdi. ve oradaki kerth'leri bildi. içlerindeki sihir gücü, yeriv'inki kadardı, ancak biliyordu ki, eğer kerth, kendi uyananlarını gafil avlarsa, her şey biterdi. o yüzden, gerganne o gece toprağa inip kerth'i öldürecek, bedenini hyunin'le payaşıp, gücünü onlara bahşedip kendilerini ve toprakları korumalarını sağlayacaktı.
yeriv'e göründü ve dedi ki, "geryn'e gidin, tüm kardeşlerinle beraber orada olup, bedene düşüşümü kutlayın, kutlayın ki, her bir kardeşin benim zerrem olduğunu ispatlasın, her bir kardeşin gerganne olsun!". niyeti, yeriv'in kerth'lerin düşmancıl gücünü farketmesi ve onları alt etmesiydi. o sırada orada olan mejh'in figrel'e gideceğini biliyordu. figrel biat edip gerganne'i bekleyecekti.
monthed, boş durmadı. ruhlar arasından gidip gerganne'i buldu ve onu hapsetti. toprakla olan tüm parçalarını kesip, topraktakilerin ona ulaşmasını engelledi.
ve o gece, ilk geryn halkı, kerth'ler, yeriv'i alevler içinde bıraktılar. gökyüzü gerganne'e lanet okuyordu. yalnız bırakılmışlardı. monthed sonsuz bir anlayış içerisinde gerganne'e döndü.
- onlar, seni asla anlamayacaklar.
sen, kendi irfanının ötesini, kendi önünü göremeyen mahlukatlarının görmesini bekliyorsun gerganne. onlar, hiçbir zaman, beklediğin yaratıklar olamayacak dedi.
ve gerganne'in kopardığı uzuvlarını kendi eliyle tamir etti. hemen figrel'le konuştu.
- gidin çocuklarım!
***
gerganne, aklındakileri gerçekleştirememişti. kimse onu anlamamıştı. sadece parçaları görüp, bütünün kudretine nail olamamışlardı. hayal kırıklığı içinde, salıverdi ruhları. ve tüm ruhlar yeryüzüne üşüştü.
4.2.11
Mühür (Karanlık Gidecek I)
***
birdi, bütündü, toplanan tüm parçalarında ayrı ayrı imzaları vardı. elleriyle kazımıştı ki, çokça kez parçalanıp kanıyla imzasını tam merkez rüne döşemişti.
Bregos olarak bilinirdi.
inanıyordu ki, ruhunun her bir uzvu, başka takipçilere açtı. gücünün farkındalığıyla, her adımını ondan kopan ve kopanların yerine kendinden var ettiği parçalarını eğitiyordu. yollarca yürüdü, yıllarca arayış içerisinde, bu çölden ibaret toprakların çıkış kapısına ulaşmak için ter, kan ve gözyaşı döktü.
bu çöl ki, Bregos'un konuşabileceği canlılar, artık, ruhları yıllarca süregelen himayeye başkaldırıp, bedenlerini amansız koşullarda terkeden cesetlere yuvaydı. bir bir yitip giden türdeşleri için elini kalp rününün üzerine götürüp dua etti.
burda doğmuştu. burda yetişip, bu kaotik düzende, civarındakilerin bir bir azalışına tanık olurken; merhametsiz bir isyanın içerisinde şahlanmasına yol gösteren önder, titreyen bacaklarına derman, eğitimsiz kollarına öğretmen ve kendine yoldaş oldu.
Kürek kemiği üzerinde Bregos'tan başka bir isim kazınmıştı. onun gerçek ismini, ağzına alan her kimse, artık yoktu.
***
Geryn halkı, çocuğa açtı. çağlardan beri, Geryn'e umut verecek tek bir çocuk doğmamıştı. o, Bregos, elinde bir Kerth kafası, ağlayan gözlerle, ana (ve artık tek olan) kamp Ev'in Çemberi geldiğinde 8 yaşındaydı. nasıl doğdu, kimden oldu, ne Bregos, ne de Geryn halkı bilmiyordu. Sadece, kopmuş kafaya bile yaklaşmaya cesaret edemeden, çocuğa "gel," diyebildiler. "Khemun Gos", gel çocuk.
Kerth merhametsizdir. takriben 90-120 cm yüksekliğinde, 150 cm uzunluğunda, altı bacaklı bir Hetp mahlukatıdır. tek başlarına, çöldeki hiç bir canlıyı rakip kabul etmezler, eğer yanlarında başka bir Kerth varsa, canlının hayatta kalma ihtimali, iki Kerth'in de erkek olma ihtimali kadardır. yabani Kerth'ler, sürekli itibar peşinde, tüm erkek Kerth'ler, bir diğer erkek Kerth'e herhangi bir konuda üstünlük kurmak için düello teklif edip, onursuzca diğer erkeği katlederler. Bu yüzden, erkek Kerth, çöl için, imkansıza yakın canlı kalır.
Bregos'un elindeki yetişkin, sakallarındaki kızıllıktan anlaşıldığı üzere erkek bir Kerth'di.
Geryn halkı, ilk defa ölü bir Kerth görüyordu. Bregos'a, Bregos'un anlamadığı şeyler söylüyorlar, karşılığında tek kelime alamıyorlardı. Önce, onu korkuyla aralarına alıp, Reis Mkunat'a götürdüler. Mkunat'ın babası Mturem, yıllarca geryn'e yol göstermiş, çöl ve onun mahlukatlarına karşı tek taraflı barışçı bir politika izlemeye karar vermişti. oğlu Mkunat ise, her gün, sınırdaki kolluklardan gelen cesetleri öfkeyle karşılayıp, lanetler savuruyordu. ona göre, imkan varsa savaşılmalıydı. ufak birlikler kurup, tekil yakalayabildiği mahlukatlarla dövüşüyordu. çokça zafer elde etmişti. ama bir kerth'le asla dövüşmedi bile. bunu yapamayacağını, o da, birliği de, halkı da, çöl de çok iyi biliyordu.
ama şimdi, bu huzurundaki velet, elinde, sakalına kızıl kan bulaşmış, hem de erkek bir Kerth kafası tutuyordu.
"dilimizi bilmiyor Reis Mkunat" dedi kolculardan biri. çocuğun gözlerinde korku vardı. bu, az önce erkek bir kerth'le dövüşüp onu bozguna uğratan biri için mantıksız bir surat ifadesiydi.
mkunat sol bileğindeki tılsımı ağzına götürdü.
"beir ge gulh mkun haith bi uvilet qoseg" dedi kesik kesik. ağzından çıkanlar kendine Geryn dili gibi gelse de, bunu küçük çocuğun anlayabildiğini biliyordu. çocuk konuşmadı. tek kelime etmeden üstündeki kumaş parçasını karnına kadar indirdi. sırtındaki karışık dövmeleri gösterdi eliyle. tam kürek kemiğinin üzerinde çölde yazılı olan tek alfabe, Tathgelog'la kazındığını gören Mkunat şaşkınlıkla açılan ağzını kapatmaya dahi çalışmadı. Tathgelog'u bulan, kullanabilen tek ırk; sonuncu örneği 100 yıl önce görülen saygıdeğer Sapyh'lerdi.
hemen Geryn'in sihirbaşı çağırıldı, konu bildirildi. Sihirbaşı Opit Gae, elinde olan tüm tathgelog, sapyh, çöl mahlukatları ve dilbilim parşömenlerini yanına alıp korkuyla Mkunat'ın huzuruna geldi. çocuğa şaşkınlıkla bakıp elindeki Kerth kafasını görünce etrafındaki koruma kalkanını güçlendirdi. Mkunat bu küstahlığına daha sonra cezalandıracaktı. çocuğu çağırdı ve sırtına tekrar baktı.
büyücü kaskatı kesilmişti.
kürek kemiğinin üzerine, "E galon é fenisph teri qued" cümlesi dağlanmıştı. "bu et, benim kanımla mühürlenmiştir."
karanlık, artık sona erecekti. çünkü bu sözler; nesli 100 yıl önce tükenmiş bir neslin, 7 yıl önce bir şekilde doğmuş bir Sapyh çocuğunun, onun tarafından, Gerganne tarafından yollandığını söylüyordu.
mkunat ağlamaya başladı. hıçkırıklar arasında çocuğun önünde eğildi.
"Elen biddezir beid Bregosé!" dedi, "çocuk, sen bizim umudumuzsun."
o günden sonra Geryn'in her bir ferdi, Geftya'ya Bregos dedi.
onu yetiştirdiler, gücünün farkındalardı.
ama ona kim olduğunu söyleyemezlerdi. sakladılar da. Bregos kendini Geryn'li bildi. onlar için savaştı. onlar için kendini aradı.
***
Bregos, artık büyümüştü.
28.12.10
yeni yıl yeni yıl
merhaba.
yeni yıl, geçen yılın bu zamanlarında bizi oldukça heyecanlandıran; ama geçen yılın göreceli şimdiki zamanındaysa aslında bi bokun değişmediğini farkedip de sıradaki yılın o yeni yıl olmasını umduğumuz zaman niteleme şeysidir. sayılarla ifade edilemez, niteliği defter-i kebir'in kapanış işlemine alacak olarak işlenir (666 - yeni yıl girme çıkma kambiyosu hesabı).
geçen yıl bu zamanlar, eski yeni yıl başlarken şöyle bir checklist yapmış idim. tüm sahifeleri raftan indirip genel bir kontrol ve gözden geçiriş öncesi son cümlelerimi okuyorsunuz. hıhım.
2010 dilekistekarzu checklist
1. the tea party birleşsin nolur.
2. dark tranquillity, opeth, tool, pain of salvation, üstteki dallamalar ve petri aynı festivalde, türkiye'de buluşsunlar. sonuncusunu hümanist olduğumdan yazdım. maksat insanlar sevinsin. söz konusu fest'e iki kişilik passcard'ım olsun. bana eşlik edecekleri bilek güreşi contest'iyle seçeyim.
3. "düze çıktım, dibe battım, düze çıktım, lan dip" grafiğim daha tutarlı olsun. hani geride bıraktığım phase'i bari anlayabileyim.
4. adam gibi balık pişsin, yanında rakı olsun.
5. gitara tel alayım, bunu yapim lan harbiden. 2 aydır yok mi teli.
6. saçmalamayayım iki dakika. bu ciddi bişiy.
7. kimse saçmalamasın. benden saçmalamak için ticket request'lerine affirmative reply confirmation alsınlar. sonra iki düşünüp bi saçmalasınlar.
8. stüdyoya gireyim. mümkünse ahmet'le. bu içimde yarayan bir kana ve celle cenahü.
9. kimse bana bunun bi büyüğü var mı diye sormasın, çünkü yok. ben yıllardır bununla yaşıyorum.
10. tool albümünü çıkarsın artık aq, yeter. opeth yapmaz daha 2 sene zaten. pos ep saçmaladı. eyh aq.
11. pc'm gelsin. arşiv yapayım artık. ya da yaptığım arşiv ona buna dağılmasın. türkiye'nin dış bağlantısının bir kısmını boş yere sömürmekten dolayı rahatsızlık duyuyorum.
12. metallica adam olsun lan. ne bilim, çıksınlar desinler ki, "dünyanın en büyük sosyal deneyini yapıyoduk. harbiden thrash yapıcaz. bir ajfa hayal değil. yes we can." oracıkta mutlu olup yürü be lars diyim. bu çok zor oldu:/
13. bu sene allah'ın nasibiyle ölmek istiyorum bi de. yeter bu kadar lan, bildiğin 23 olduk. düz 25 aha. dile kolay, çeyrek asır.
14. chuck ölmemiş olsa, ben yeni keşfetsem.
15. lost bitsin artık. ama adam gibi bitsin. final bölümünü ben, erdem, abdi çekirdek çitliyip kola içerek izleyelim.
16. dexter'a yetişiyim lan. sezon bitti ben daha s4e8 deyim. yakışmıyor.
17. adam gibi teşekkür edicem bi de. herkese.
18. beste yapayım. izinli olduğum bi gün yapim bunu ben. kaotik olsun, plogresyon.
19. istediğim herhangi bişey firesiz olsun. tamamı ama, hiç öyle yok yani "ay şurası oldu ama, şöyle de olsaydı ühü" sikerim ulan.
20. halcyon day gelsin, nütfen.
21. yeter. yetsin, yetmeli.
1. ttp orada hala öylece sabit duruyor. adamların hayatında ne boklar olup bitiyo hiçbir fikrim yok. ama bu süre zarfında ttp, last.fm'e göre, en çok dinlenen dingillerim arasında üçüncülükten ikinciliğe yükseldi. alkışlayalım.
2. tool yine gelmedi anasına saygı duyayım. opeth gelecek. 2011'de. petri'de sanırım du bakalım. pos'ta geliyor, ama pek de fifi. pff. bunlar topluca 2011'e devir.
3. bu ilginç. çünkü düz pek de ilginç bişiy değil. daha çok amanın göklerdeyim, amanın burası çok alçak pozişınlarında gidip gidip geldim. en çok genel atmosferin hoşuna gitti bu. biri de benim içim de amanın diye gidip gidip gelse benim de hoşuma giderdi.
4. oha lan. 2010'da hiç rakı+balık yapılmadı. oha lan. yuh.
5. ahah. aldım, tertemiz değiştirdim. gene koptu lan. şu an yine teli yok. ulan gitar.
6. bunu başardım. yeni hedef: 1 ay. bunu yaparsam beni ödüllendireceklerini söyleyen gizli bir kült var.
7. hay amk. bunlardan ben hala bulamadım. sanırım bu basics of enviromental communicatons adlı yazılımın bug'ı, ya da feature bilemedim. ama her türlü kafam girsin. girip girip girsin.
8. bah. ama guitar hero stüdyosuna girdim eed. bu sayılır?
9. bunun upgrade'i var lan. adam gelir, "ne bakıyosunuz?" diye sorulur. cevap "güzel bi mont bakıyorum, var mı?" olunca, cevap da kaçınılmaz olarak "yok:/" oluyor. sonra "şaka şaka gel lan şunlara bak"
10. tool. i fuk you.
11. pass.
12. ahah. metallica geldi. sonisphere'e git. cuma cumartesi takıl. rammstein, manowar aic köpeğin olsun. ama pazar günü için izin alama, metallica'ya küfreden arkadaşların bile "oha amk omg omg ühühü" diye ağlaşsın, telefondan sanitarium dinle. o kadar da dingilim i think zaaa.
13. bugün de ölmedim anne. (ahmet kaya tandansı) harbi lan yaşıyorum hala. niye ki?
14. done.
15. ahahah. olm çogomik. lost fok yu. aynen öyle oldu. abdi ben erdem çekirdek kastırırken finalledik. allah belanı versin lost. ahah.
16. al ulan lost. dexter'dan feyzal. dex, sana çocuğum adını, çocuğumu ve kendimi vermek istiyorum. gel beni öldür diye gizli ufak sapıklıklar yapıp ortaya deliller saçıyorum deli gibi. dex, come find me.
17. idc. banane lan ne teşekkür edicem.
18. yaptım bişiler de. çok plogresif oldu, sonra çalamadım tekrar, unutmuşum.
19. ahah. bunun olabileceğini umacak kadar sarhoşmuşum. ne mal bişiy bu.
20. na-ah. idc it, too. gelmeyecek zaten, bari ekstra spot işgal etmesin. gelme halcyon day. ben burda iyiyim. fuk you aynı zamanda.
21. bah.
böyle böyle bişiler.
bişi diyim mi, 2010 böyle rakamsal olarak çok şekil. ama içerik olarak sigimsel daha çok. olmaz olsun. 2011 senin de amk. çünkü çok iğrenç kokuyorsun.
mutlu yıllar!
24.12.10
this is fatness!!!
what the hell i'm fighting for?
bişey olmaya çalışmayacaksın, bişey olamayacaksın.. en iyi olabildiğin şey bile sona mahkum. susup, kıçını kırıp oturacaksın. benim şu kodumun hayatından anladığım budur. beklemeyeceksin, çalışmaycaksın işte. olmayınca kafanı patlatmayacaksın.
aksini istiyorsan, ya gideceksin. ya da susacaksın.
aksi mallık.
ben malım.
ne gittim ne sustum.
11.12.10
Başlık düşünerek geçirdiğim uzun zaman
iki yudum çayın vereceği muazzam hazzın farkında olan bir gencin uzaktan yakına sıraladığı tüm arkadaşlarının yanında olması isteğine bağlı doğan özlem duygusunun doğurduğu duygunun açtığı kısa ve bir o kadarda güzel tebessüm ün verdiği bir cümledir bu. Daha da uzayabilirdi. Küfretmeyin.
Bugün sırf öğrencilik zamanlarımı özledim diye, burada hala öğrenci olan arkadaşlarımla otururken onlara hani olur ya; yeri sevmesede öğrencilik zamanını özlediği için başkalarına nasihat verme çabasında bulunan kişiler, hah işte tam o kişinin durumdayken "bu yılların kıymetini bilin" dedim. Özlemişim, okuduğum yerde bunu kimseye söyleceğimi hayal edemesem bile.
Nasılsın dedi bir arkadaşım, iyi olmaya çalışan bir adamın yanında dolaşan kötü gün dostu arkadaşın, yapmacık sanılsada samimi bir şekilde arkadaşının omuzuna dokunmasından sonra içinden gerçirdiği üzüntüyü anlayan bir adam gibiyim dedim, Daha da uzayabilirdi. Küfretmeyin.
Bugün sırf müzik dinlemeye ayırdığım vakitten hayıflanmayayım diye mp3 listesine hep dinlediğim ve sıkıldığım şarkıları bile attım. Özle.... öyle işte.
Bir zaman geliyor ve virgülden sonra "ve" kullanmak istiyor bünye, melankolikliği sevmesede melankolik davranan, geçmişe mi kızgın geleceğe mi kızgın kendisi bile bilmeyen, kravatlar takarak kravatlı şehirlerden nefret eden, burnu bir bokun kokusunu bile algılmayacak derecede çürümüş, pis, kendisine sorduğu soruların cevaplarını sürekli aldığı için "kendini tam olarak anlamanın" aslında çokta sağlıklı bir şey olmadığını, sıkıcılığını ve uzun cümle yazma isteğinden dolayı ona küfreden arkadaşlarını, onların arkadaşlarını, rus yazarların çoğunun yaptığı gibi sürekli betimlemelerle uğraşan, aslında özgünlüğüne dair çok fazla şey yapabileceğini bile bile inside man in söylediği gibi "neden mi yaptım? çünkü yapabiliyorum." mantığı ile hareket ederek bir paragraf yazıyor bünye. Daha da uzayabilirdi, ama bu sefer küfredin.
12.10.10
7 Kelime
Yukardaki cümleyi neden yazdığımı açıklamıyacağım. Algılamasanız da olur. Belki anlayanlar da olur.
Sana ne lazım?
Kuruşu kuruşuna biriktirdiğim bir gözyaşı, bazılarının yüzünü yıkasın diye. Ben buyum, daha öteye gidemiyeceğime eminim... Belagat yok! abartıda.. Kırmızı bir paketin üzerine eğilmiş bir şekilde bekliyorum. Ellerimi her uzattığımda kırmızılıklar elime bulaşıyor, ve damla damla akıyor. Ne olduğunu anlamıyorum, sonra bir orospu çocuğu geliyor ve diyorki "uyan" Gözlerimi açıyorum, ellerim yastığın üstünde. Avucumu açıyorum, damlayan bir kırmızılık yok. Gözlerimi ovuşturmuyorum, kalkıyorum ve hatırlamaya çalışıyorum, bu paket ne? Anlamıyorum, sonra gözlerimi kapatıp rüyamda Freud u arıyorum, acaba bunu nasıl tahlil ederdi diye merak ediyorum, cinsellikle veya şiddetle bir ilgisi var mı merak ediyorum. Arıyorum arıyorum arıyorum ve unutuyorum... Başka bir rüyanın içindeyim ve koşturuyorum, arkama bakmadan koşuyorum.. Sanki arkamda milyonlarca silahlı benim peşimden gelip midemi kurşunla doldurmak istiyorlarmış gibi hissediyorum, daha da hızlanıyorum. Sonra bir odaya giriyorum ve tekrar düşüyorum. Önümde kırmızı bir paket.. Nedir bu paket? Kafam neden bu pakete yaslanmış durumda? Ellerimle pakete dokunuyorum ve paket bir süngerin suyunu çıkarıyormuş gibi kırmızı kırmızı damlaları etrafına saçıyor.. Sonra yine aynı orospu çocuğu gelip "gerizekalı" diyor.. Tam onun boğazını sıkacakken uyanıyorum. Ellerim havada. Ne olduğunu anlıyor ve korkmaya başlıyorum. Delirmekten korkmak çok kötü bir şey. Belki delirmek güzel olabilir ama delirmekten korkmak ayrı bir dünya... Sonra hatırlamaya çalışıyorum, Ben kimden kaçıyordum? Hatırlayamıyorum. Ertesi gün yatağımın o pervasızca yorgunluğunu alabilirim bakışlarına yenik düşerek kafamı yastığa dayıyorum. O an aklıma geliyor Kırmızı paket... Kendi içimden ne saçmalıktı ama diyerek gözlerimi yumuyorum. Aklıma o geliyor, bilgisayarım, işlerim derken dalıyorum. Bu sefer bomboş bir odadayım. Korkuyorum, arkam önüm sağım solum her yer kapalı. Gözlerimi yumuyorum ve içimde o iğrenç düşme hissi... Kafamı kaldırıyorum ve ağzımdan çıkan ilk cümle: yinemi... Ellerime bakmadan Kırmızı paketi açmaya çalışıyorum, Saatlerce uğraşıyorum ama yapamıyorum. Sonra yine aynı orospu çocuğu... Ah bir yakalayabilsem !!! Bana yaklaşıyor ve "anla artık" diyor. Birden sanki bir şey anlıyormuş gibi kafamı sallıyorum ve gözlerimi ovuşturuyorum. Gözlerimi açıyorum ve yine aptal rüya diyorum. Tekrar dalmak için çabalarken bu sefer Freud e sormayı değilde rüya görmemeyi diliyorum. Dalıyorum ve bu sefer biraz önce içinde hapsolduğum yer olduğunu sandığım 4 tarafı kapalı bir kulubenin bahçesinde buluyorum kendimi. Kulube tamamen kırmızı... Omuzumda bir parmak hissediyorum ve arkamı dönüyorum. Yine aynı orospu çocuğu ! Yumruğumu sıkıyorum ve tam ona doğru gerilecekken bana "sen bir hiçsin" diyor! Sinirleniyorum ama hiç bir şey yapamıyorum ! Nefret ediyorum uyumaktan
Saatlerce ne olduğunu anlamaya çalışıyorum, ama olmuyor. Gitmiyor kafamdan o aptal kırmızı paket ve etrafındaki damlaları. Kan kokmuyor, o orospu çocuğunun yüzü gözükmüyor. Kulube yıkılmıyor ya da arkamda sandığım binlerce kişi aslında benim peşimden koşmuyor. Ne oluyor? O kulube nerden çıktı? Ne kırmızısı? Nefret ederim! paket mi? kan mı ?
Bana kendime gelmem için yardım etmiyor. Sonra anlıyorum nedenini, anlamak istemezdim bilinçaltımın arsızlığını! Bir bilinçaltı sahibine bu kadar gaddarca davranmamalı!
30.7.10
***
uzun zamandır şöyle adam gibi izin kullanmadım.
altı'da çıktım dün, bugün off'um, yarın da öğlen gidiyorum. bu aylaklığın şu anına kadar, uyudum, yatağımda oturdum, müzik dinledim, yazı yazdım, uyudum, müzik dinledim, tuvalete kalktım, müzik dinledim, uyudum, oyun oynadım.
şu an kendimi inanılmaz şanslı ve mutlu hissediyorum. tanrım, iyi ki varsın.
***
bu durum kızlara nasıl yansıdı, hoş olmadığı kesin. iki gündür sadece odamdayım. arada mutfağa gidip kola alıyorum, tuvalet falan odamın dışında hep. onda da kızları görünce merhaba diyorum, hoy diyorum. geri odama geliyorum. normalde bunu yapanın kafasına ben sıkarım ama, iki günlük olsun bu kadar lan. azra, ipek, anlayın lan beni. ilk defa, tamam lan, 1 aydır ilk defa, bu kadar uzun süredir iş yerinden uzağım. ve yıllardan beri ilk defa, bu kadar süredir evdeyim. tamam ulan mayıs'tan beri of.
daha fazla gitar çalabileceğimi ummuştum. ama internet içerisinde benliğimi kaybettim, ve çok eğleniyorum ulan. he sorsan yediğim tek sik, ek$i-kongregate-facebook üçgeni. ama olsun lan. yarın geç kalkıcam yay.
***
yarın iş yerinde kendimi sik gibi hissedicem, o kesin. ama ne demişler, anı yaşa. vu, hareket çok iyi.
***
dün uzun zamandır ilk defa, gerçek dışında bişey yazdım. kafamdayken daha çok bi film gibiyken, sonradan okuyunca sıkıldım. eed ilk okuduğumda über geliyordu. sonra hevesim kırıldı. aslında tamamı, şu an bu vaktimi daha eğlenceli bişeyle değerlendirebilirim sendromundan kaynaklanıyor. iznin çoğunu da bu öldürüyor zaten.
geçen cuma, abdi, erdem ve ben, the last airbender'a gittik. çıktığı gün. en son hangi filme gittiğimi bile hatırlamıyordum. neyse, bitti. ama olmamış. başka bişey olsa, her hangi başka bi film, sikimde olmaz. ama avatar lan bu, avatar eeng, avatar aang diil. iroh zayıf. ilk gördüğümde abdi'yle birbirimize baktık gözlüklü gözlüklü. iroh lan. hayal kırıklığı.
***
hayal kırıklığı çoğu kez ölümcül, az önceki örnekteki gibi olmasa da. insan umduğu kadar yaşayabiliyor, ama daha komiği, ütopik de olsa, insan ummadığı an ayağını yerde hissedebiliyor. bunun ne gerçekçilik, ne de hayalperestlikle ilgisi var dikkat ederseniz. içgüdü daha çok.
uçurumdan düşerken bile serinliği hissetmeye çalışır insan. korkudan gözü dönse de, ince kabuğunu gerçekdışı her hangi bişeyle pekleştirmeye çalışır. çok insancıl.
genel geçer de olsa, hayati önem de taşısa aynı. sağlıklı yaşam için hayal kur. ya da kırılmasınlar diye öl. that simple.
***
o kadar boş ki kafam, ve bir o kadar taze ki, aslında bu kadar olmamalı diye bile düşünmüyorum.
tam anlamıyla battı balık yan giderle, pfs who cares arasındayım.
aylaklık güzel lan.
ben gidim bi infectonator oynim bari. böyle bıcıv bıcıv dünyayı fethetmeli. linkini de verim tam olsun.
http://www.kongregate.com/games/TogeProductions/infectonator-world-dominator
öyle.
dağılın lan. uyucam.
28.7.10
dear mother, dear father, and dear auntie.
"uyan." diyip, beyninde gittikçe güçlenen sesimin, hayalden saparak; artık rüya görmediğini anlamasını sağlamasını bekledim.
uyandı.
***
sigara yaktım ben. şişmiş suratının ortasındaki şişmiş gözlerini zorla açık tutabiliyordu. kalktı, tuvalete doğru sendeleyerek yürüdü. sigaramdan ikinci nefesimi çekerken müziği açtım. inadına bağırttım hoparlörü, ki daha çok böğürdü.
"damage done!"
gece aşırı saçmaladığından olsa gerek, tek bir kelime dahi etmeden, sadece suratını ekşiterek tuvaletin ışığını kapattı. yeniden yatağa girmeye yeltense de, çarşafa sızmasına sebep olan kadehteki, kusmasına sebep olmaması için bıraktığı kalan sıvıyı döktüm. en yakın sandalyeye - aslında odadaki tek sandalyeye- çöktü. ellerini başının arasına alıp, "dunn unu mü?" diye sordu. anlamadım. anlamadığımı anlatmak istediğim jest ve mimiklerle karşılık verdim. "dün," dedi, "çok abarttım mı?"
şarkı bitti o sıra. şarkıyı değiştirme bahanesiyle biraz bekledim. aslında şarkı o esnada bitmeseydi, ve ben oyalanmak için başka bişey bulamasaydım, o arama esnasında da hala olduğum yerde kalsaydım eğer, yapacağım tek şey, en yakınımdaki kül tablasını ona en yakın, ama o olmayan bi kütleye doğru sertçe fırlatmaktı. korkup sinmesini, hızla kollarını göğsüne birleştirip, kafasını da aynı doğrultuda sertçe çekmesinden dolayı beyninin zonklamasını, o acıyla suratının az önce ışığı söndürürkenkinden çok daha fazla ekşimesini istedim. bunun olması için çıldırıyor olsam da, aklımdan uzaklaştırmalıydım. tıpkı ne sorduğunu ilk anladığım anda, en yakınımdaki kül tablasını ekşi suratına doğru sertçe fırlatmayı istediğimi kovduğum gibi. hızlı düşün, ama hızlı davranma.
"çok değil aslında" dedim. "hala canlısın. ölmedin, öldürülmedin. tüm mideni, bağırsaklarını saksıya boşalttın, iyisin şu an. sıvısız kaldın, başın çatlıyor. bu hoşuna gidiyorsa şayet, mükemmel bir iş çıkarttın bile diyebilirim. ben de iyiyim, öldürmedim, ne kendimi, ya da başka birini. bak! çok saçmalamamışım ben de. bu yöntemi yeni buldum. ne bok içtiğini, ne kadarını vücuduna soktuğunu dahi idrak edemediğin bir gecenin uyanmasında bu skalaya bakıyorum. eğer odada ölü biri varsa, sıçtın demektir." diye cevap verdim.
gülümsedi. kül tablası hala en yakınımdaydı. aklıma teyzemi getirip sakinleştim. bu yöntemi de, kendimi her ortamda (ders, mahkeme, iş, yatak, sokak, tuvalet) iş üstündeyken, aklımdaki en salak fikri uzaklaştırmak için son çare olarak kullanıyorum. bir keresinde teyzeme sinirden tekme atmıştım, tekme fikrini kafamdan atmak için teyzemi düşünmek tüm bünye kontrolümü deli gibi kaybetmiştim, öfkem sağ bacağımdan onun karnına doğru fışkırmıştı. hala o stres altında bile, nasıl geriye doğru koşup, tekrar teyzeme doğru koşarak ivme kazanmamı, ona 1 metre kala nasıl zıpladığımı, teyzeme attığım o mükemmel tekmeyi hangi çakma filmin hangi sahnesinden çaktığımı düşünüyorum ara ara. o tekmeden sonra bu yöntem hakkında kafamda soru işaretleri oluşmadı değil. ama bunu aştım. dayandım çünkü. teyzem aslında suçsuzdu. üzerinde ismimin yazılı olduğu bir çantayı çöpe atması, tamamen teyzemin göz doktorunun, o gün geç gelip aceleye sebep olan çöpçüler ve işveren belediyenin suçuydu. teyzem suçlamaları haketmeyen, bir iftira kurbanıydı. teyzem o tekmeyi haketmemişti.
***
peki şu an karşımda hala en son kurduğum cümleyi anlamaya çalışır surat ifadesiyle, surat ekşitme refleks etüdü arasında gidip gelen iki ayaklı kül tablasını hakediyor muydu?
aslında bakarsanız, çöpçülerden bile çok.
***
"bu mu yani?" sorduğu buydu. anlamadığını buradan anladım.
"nasıl, bu mu yani?" diye cevap verdim. nasıl ya. nasıl anlayabileceğinii diye düşündüm ki? insanlara gerektiğinden fazla idrak potansiyeli biiçiyorum. ah işte, çöpçü aslında benmişim.
"yanisi şu. tamam, ne kadar hatırlamıyorum. küfelik olana kadar içtim. midem döndü. ama neden ölüm şimdi? niye ölsün ki biri?"
o an ona, tüm yaptıklarından bahsedebilirdim. ama "think twice, or think auntie." ben bir dahiyim.
***
sigaram bitti. şarkı da. aslında dürüst olmam gerek. sigarayı şarkının bittiği anda, hala yarısındayken söndürdüm. böyle daha büyük bir sahne olacağını düşünmüştüm. "wow, tam şarkı bittiği sırada sigara da bitti. how epic. klip gibi aynı." aynı evet. keşke bi kez daha düşünebilseydim.
***
bişi diyim mi, çok geç bi yerden anlatmaya başladım. daha önceye gidiyorum.
***
insanları anlayamıyorum. yok, bir yapabilirlik gibi düşünün bi anlığına. yok böyle bir meziyetim. yapamıyorum. bana uzatılan bir elin en yakınımdaki kül tablası için mi, yoksa yardım için mi olduğunun ayırdına varamıyorum. genelde o ele, benim zıt elimi uzatarak karşılık veriyorum. erkekse tokalaşıyoruz, bayansa öpüyorum elini. garip gelmiyor artık bana. acımasız belki ama, salak salak bakıyorlar. ben de onlara salak salak bakıyorum. anlaşamayıp gidiyoruz.
aranızdan zeki ya da ukala olanlar, hemen "e ortam değişkenlerine bak, yemek yemiyorsanız tuzluk değildir. sol elin kesilmediyse de yardım istemiyorsundur." diye bi cümle kurdu ki, tam da şu an gülmekten sigaramı sol elime basma isteğiyle yanıp kavruluyorum ki devreye anında teyzem giriyor.
hadi ya?
peki siz ukala ya da zeki olanlar. neden peki?
şimdi ben, canlıyım, insanım ondan öte. benim bu hareketim, bu anlamazlığım size anlamsız geliyor he mi.
hadi ya?
***
of sıkıldım. çok erkene gittim şimdi de. işin kısası, ve bilmeniz gereken şu.
odadaki dişiden nefret ediyorum. o benden etmiyor. ama ben ondan onun benden nefret etmediğinden daha çok nefret ediyorum. yumurtamı daha beyazdır, yoksa domates mi daha kırmızıdır olayı. bence yumurta daha beyazdır.
ama en büyük ceza, ona kültablasını fırlatmak değil, nefret ettiğini belli etmeden onun hayatta kalabilmesini sağlamaktır. ben bunu tanrıdan öğrendim. ama aslında, bunu ilk defa bir insanda gördüm. teyzemden sonraki en büyük öğreticim o insandır.
denge/stres skalasında dipte olduğum zamanlar. stres artar, denge azalır. bu stres-denge dengesini tutturamıyorum ben. o yüzden bu dişi şu an karşımda, ve onu sevdiğimi ve dün gece için kendimi kötü hissettirmediğini bilmek istiyor. istediğini şimdilik veriyorum. vermeliyim.
çünkü daha sonra, daha çok sonraları, onu istediğim gibi cezalandırabileceğim. önce bina et, sonra yık. beraber yaparsan, o bile yıksa, sen daha suçlusundur. ben o olacağım. çünkü böyle onu istediğim kadar cezalandırabileceğim.
arkadan vurmayı sevmem. ama en çok zevk aldığım, suratına vuramayacağım kadar yüzsüzleştirmektir.
işte bunu yapıyorum.
***
"üzülme hayatım," dedim. "takma kafanı, adı üstünde alkol. böyle oluyor işte. ben unuttum bile. sorun yok. we re cool. a bak, şarkı da bitti. bak bunu seveceksin."
"blackened."
ajfa başlamıştı. ve bu cliff'siz ilk metallica albümüydü. onun dinlediği ilk şarkı.
kendimi seviyorum amına koyim.
27.7.10
epiphany during a celebration. YAY MATE!
smoking is the most excellent way to keep a man like he's stabled, and no one to get him pretending as curing himself. stalling is the key, fits in the hole named ignorance. if you die, you lose. they just name is as lung cancer. if you succeed, then you are no one among all the lying identities. no one harms no one. it's a win-win. or lose-lose. it still stays still in the conciousness of being ignored.
symptoms for basics, they're ahead of the road being sick.
i'm sick.
***
i'm sick of it, all of them. like everything has cut a slice of me with fruit. they're enjoying it, they love me so that just a knife can reach the aroma of bloody blood flows.
i'm a jerk, wuss, coward, the most pathetic guy i've ever known, a douche bag who perfectly fits in the scale of being anyone. i'm the pain. just aches me, or makes me get used to be suffering, which leaves the way to heal.
i'm sick of it all. you pay attention, it's worthless. you ignore, you're worthless. you suffer, scar isn't exist. you just want to get away, your cuffs tie you down. you fall down, you fall down.
i wanted something, to make things better. to open a gate that bring me something that really helps to make turn an average day into an halcyon one. i'm sick of failing, i'm sick of falling.
if everything goes bad, who's the guilty one? the way? the machinist guy? the directions?
actually, it seems nothing's going right, or funny, it's the way it's meant to be, i don't care. i'm trying to build a map, pencil breaks apart, parchment tears. oh irony, so it shall be not epic then, aigh?
IT SHOULD BE EPIC!
***
a man goes down. even though he seems like he needs help to get slower, all the man needs is a lie. it's not a way to the fall. it's just a dream that no one can handle to wake up. unbearable.
you want something, you always do.
someone does it better, or someone does it as just the right quantity. someone gets it.
you want something more now, the thing you wanted first, and to banish this shame out of your body.
someone does it never. you suffer.
***
i'll never get anything that'll cure me. no assist, no advice... it'll sure go bad, as it can go worse. it'll always be the worst til that moment.
a man with a disease. his brain tells that he's suffering with a fatal pain. any painkiller can't help his despair. he doesn't have actually. his brain lies. he dies because of the pain. it kills.
i'll never get better. and got used to it.
***
from now on, i quit hoping anything, any good-willing, anything that measures actually.
tired of it so. halcyon day won't come upon, or the sun, the brightest one one shine on the land of mine.
here's worse. but it's in my pattern.
no disappointment.
being with anyone related, but me.
it's cool.
18.7.10
Sıkıntı Apartmanı
Hayır "yapmak istediğim çok şey var fırsat yok" demiyorum. Bildiğin boş boş bakıyorum lan.
salak salak şeyler okuyup aptal filmler izlemekten de bıkmadım. Hayır bıkmadım. Net.
Üstelik ne yapacağımı şaşırdığım için uyumayı da tercih etmiyorum. Lan! ne diyorum?
Sıkıntının bir üst basamağına ip atıp yukarı çekilmek için ipe asılmamak yerine ipi neden attığımı düşünerek geçirdiğim zaman diliminde sıkıntıma sıkıntı katan o ipe ve adını koyduğum için çok mutlu olduğum "Sıkıntı Apartmanı" na teşekkür ediyorum.
Ben sıkıntı Apartmanı'nında oturan bir gencim. Evet bildiğin genç. Burdan diğer genç hatunlara selam ederim. Erkekler mümkünse siktir olup gitsinler.
Sıkıntı apartmanı 5 kattan oluşur ve asla "şirin mi şirin" olmayan bir apartmandır. Zannedildiği gibi sıkıntı apartmanında her gün aynı değildir. Belli bir yaşa kadar farklılaşmalar boldur. Önemli olan nokta ise bu yaştan sonrakilerdir.
Sıkıntı apartmanında yaşayan küçük bir çocuk çoğu şeyi yaptıktan sonra yapacak bir şeyler aramaya başlar. Bulamaz. Sıkıntı apartmanı düzdür. Burda dünyanın en düz adamları yaşar. Apartmanda bir şeyler yapmayı bulamayan çocuklarda zillere basıp kaçarlar. Ama sıkıntı apartmanında oturan herkesin ortak yönü sıkılmak olduğu için kimse zillere basıp kaçan çocukların arkasından küfür etmez. Hatta çalan zillere bakmazlar bile... o yüzden bu apartmanda ZBK yani zillere basıp kaçmak hiç mi hiç eğlenceli değildir. Adı üstünde Sıkıntı Apartmanı.
Sıkıntı apartmanının 1. katı herzaman değişkendir. Aslında her katı değişkendir. Çünkü her dönem bir sıkıntı katı yukarı çıkarsınız. 5. kattan sonrası muammadır. Bilinmez. Ama 1. katın özelliği her zaman o apartmanda yaşamayan insanların varolmasıdır. 2-3-4 ve 5. katlarda böyle bi durum yoktur. Apartmanın sakinleri yer değiştirir o kadar.
Sıkıntılı katların her birinde bilgisayar-internet ve film üçlemesi mevcut. Bu insanların çoğu hali vakti yerinde ya da yerinde değil şeklinde nitelendirilemez. Çünkü sıkıntı apartmanı aslında bilinen başka bir apartmandan pek farklı değildir. Tek farkı sakinlerinin dönem dönem yer değiştirmesi olan bu apartmanın en kötü yanı kapıcısının bile sıkıntı duymasıdır. İç sıkıcı filmler izlenir, iç sıkıcı konulardan bahsedilir. Sıkıntı apartmanı aslında bilinen bir gerçeğin gizlenmiş olduğu gerçeğinden öteye gidemez. Çünkü farkında olmasanızda sizde bir sıkıntı apartmanında yaşamaktasınız. Bu yazıyı okuyan ve ya yazan kişi de sıkıntı apartmanında yaşar. Salmak ya da bırakmak ya da boşvermek değildir sıkıntı apartmanında oturmak. Kira bedeli yoktur. Kapıcı aidatı yoktur. İnsanlar sıkıntıdan yemek bile yapmayabilirler. Anlık duygu patlamaları onların sıkıntıdan düzüldükleri gerçeğini örtemez. Bir futbol maçı yüzünden mutluluk duymak bu apartmanın sakini olmanın en kısa ve net kanıtıdır.
Sıkıntı apartmanındaki çoğu insan salaktır. Hepsi sadece "izler" bazıları "dinler" bazıları "yazar" bazıları da "okur" bazıları - ki bu en sevdiğim türdür- hiç bir şey "yapmaz"
Bu apartmanda herkes in bir geçiş evresi olduğuna inanılır. Ama asıl boktan olay bu geçiş evresinin hiç geçmemiş olmasıdır. Sıkıntı apartmanında komşunuzun entrika dolu bir hayatı yoktur. Almanyada okuyan bir oğulları, Ankara da dayıları veya istanbulda ünlü bir akrabaları mevcut değildir. Hiç biri mahallede tren olmamıştır. Birden bire gürültüden kavga eden komşular görmeniz imkansızdır.
Bazen dışardan insanlar içeri gelir. Ama sadece gelir. Anında çıkarlar.
* 1. katta müzmin ve yeni birisi vardır. Sıkılmaya yeni başlamıştır. Bir şeyler aranmakta diğer taraftan da eski hayatındaki şeylere devam edip sıkıntısını yenmeye çalışmaktadır. Bu tür sigaraya yeni başlamış bir tiplemeden öte bir şey değildir. Kurtulması daha kolaydır.
* 2. katta yemek yapmayı yeni öğrenen tiplemeler sanki bunun çok eğlenceli olduğunu sanarak yeni yeni şeyler öğrenirler. Eski zamanlardaki arkadaşlarını pek aramamaya başlarlar ve "Sıkıntı" güncesine yavaş yavaş adapte olmuşlardır.
* 3. kat yani "hiç bir şey yapmayan" ve en sevdiğimiz tür olarak adlandırılan bu tiplemeler ise içlerinde bulundukları sefaleti bile siklemez bir tavırla "banane ya, sikerim ötesini" şeklinde bir bezmişlik ironisiyle yaşamlarına devam edip "ötesini" sikemezler. Onlar artık elmanın tam olmuş hali, bir pudingin en güzel kıvamı hatta bir kekin en güzel kabarışıdırlar.
* 4. katın diğer adı "vasat" tır. Bu katı kimse sevmez. Kapıcı bu kata çıkmaz. Çünkü bu kattaki insanlar 24 saat aynı şeyi yapar ve diğer şeyleri umursamazlar. Sabah 12 gibi uyanır facebook a tivitıra hatta tivibuya, televizyona bakarlar saat 14 te tekrar uyurlar. Varsa aile bireyleri gelir ve yemek hazırlar. Sıkıla sıkıla yerler. Gece 1 film izler daha sonra da tekrar uyurlar. saat 12 de kalkarlar ve sonra......
* 5. kat tarif edilemez. Bu frekansa ulaşmak öyle her babayiğitin harcı değildir. Çünkü artık filmde izlenmez internette de takılınmaz, işte aranmaz*, bir sevgili kişisi ile bile uğraşılmaz, porno izlenmez, karşı cinsi görmeyeli çoook uzun zaman olmuştur. her gün aynı şey yenir, ekmekler bayatlamıştır, aile bireyleri yoktur, okul yoktur, televizyon bozulmuştur, 4 yıldır görülen tek canlı türü "kapıcıdır" Kelimeler kifayetsiz bile değildir. O derece yani. Mutfaktaki bulaşıklar sıkıntıdan yıkanmıştır. İçindeki tek umut aslında film izlemeye devam etme içgüdüsünden başka bir şey değildir.. Bu tür türünün son örneği bile olamayacak kadar çoktur aslında. Ama göze çarpamaz çünkü hiç sosyalleşemez. Bu türün tek derdi nefes almak olsa keşke. Ona bile üşendiği bilinen gerçekler arasındadır.
* Kapıcı: Bu kapıcı aşmıştır. Bu apartmanda çalışmak 5. katta oturmaktan çok daha zordur. Bu kapıcının tek amacı aslında sıkıntısını yenmeye çalışmaktır. Onu 5. kattan ayıran tek özellik budur.
Sıkıntı Apartmanında bir gün diğer günden çok farklıdır. Çoook.
14.7.10
ŞENLİK ATEŞİ YAKILSIAAN! (çakmak nerde lan?)
geçen hafta bi ara dedim ki ben yayın yapıcaz aga. mega über kutlama olacak. ha gecikti o evet ben de farkettim takvime bakınca.
sevgili exhomemate abdi ve erdem sınavlarını bitirmiş, çoh da iyi olmuş. dediler ki, ev boş hacı, yayın falan yapıcaksan hariga bi evimiz var. dedim ki, wuhuuuu! böyle çığlık falan atınca çok saçma oldu. sonra toparladım muhabbeti.
yarın 18 saatlik megaüberhayvanlar gibi bi yayınımız var. birbirinden farklı janrları, üç anonsır, binlerce şarkı arasından o kadar homojenik seçicez ki, en soğukkanlı olanlarınız bile noluyo mını diyecek. çünkü biz bunun için varız.
***
herkesi bekliyorum, gelmeyenlerle küsüyorum. bu kadar. 13 yaşında bir kızın gözyaşlarıyla ağzınızı burnunuzu dağıtmasını istemiyosanız adam olun.
yayını dinlemek için;
- saat 10 gibi firefox/chrome artık elinizde ne varsa açın.
- siteye girin.
- sağda "radyo lağn!" diye bi bok var, onu sevin, sonra tıklayın. aksi taktirde, canı sıkılıyor.
- oraya dıhlayınca dicek ki, plugin'i indir. indir onu. kur.
- browser'ı kapat.
- bi kahve, sigara, peynirli sandviç, kola, lazımlık vs getirip bekleyin.
- browser'ı tekrar açın.
- siteye girin.
- radyo lağn'a tıklayın.
- direkt kopun lağn.
***
yayın saat 10.15 felan başlar işte.
çoğarika olacak. kafanız patlayacak.
wait n see.
***
hadi la görüşürüz yarın.
ps: ha isteği falan olan varsa, buradan ya da facebook'tan yorum yapsın, iletişsin, ulaşsın bana.
4.7.10
SENLIK ATESLERI YAKILSIN!!11
haftaya, gözbebymiz sitemiz RIF'in 2. yılını doldurması vesilesiyle, hafta içi bir akşam mevlit düzenleyeceğiz. söz konusu mevliti de, abdi'lerin evden (konuşmadım daha abdi'yle) canlı olarak sizinle paylaşacağız galiba. yine bi bok belli olmadan spoil etme mallığı yapmış olabilirim, ama çoğeycanlandım lan.
bir sürü arkı çalıcaz ve göbek atıcaz allah için.
izlemede kalın çünkü biz çok çılgınız.
işinizi gücünüzü ona göre ayarlayın. çünkü gelmeyenle küsüp kafamızda ekmek kırana kadar barışmayacağım. bu da böyle bilinsin lan. asi olucam netekim.
2.7.10
Rastlantısal bir kurguyu yazarken kurulmak.
Aslında kendi bilgisayarımda olmadığımdan ve kullandığım laptopun klavyesinde parmaklarım gezinmesi hoşuma gittiğinden sadece; güzel ses çıkıyor.
Aslında bu kadar dangalak bir nedenle yazı yazıyor olmam belki ancak küfürle karşılanabilir. Fakat derdim bu değil. Aslında derdimin ne olduğunu tanımlayamamak gibi büyük bir dert içerisindeyim. İçinde bulunduğum boktan durumun adını koyamamak, durumu boktanlıktan kurtarmaktan çok uzak. Belirli tanımların ardına sığınabilmek amaçlı yazıyorum sadece, kelimelerden medet umuyorum, anlamları kucaklamaya çalışıyorum.
Bu bitince bir başkası gelecek, o bitince bir diğeri, bu anlam, kelime arayışı hiçbir şekilde bitmeyecek. Ve ben ne yazacağımı en ufak bir şekilde kurgulamadan, kelimelerin sadece dökülmesini beklerken, yazdığımı takip edemeyecek, kendimi kelimelere kaptırıp gideceğim.
***
Durumların garipliğine de kapılıp gidiyorum. Şey düşün mesela, şehirler arası bir yolda, sapacağın bir yer, evine varacaksın, gideceğin yere ya da, belki yol üzerinde onlarca defa ona benzer yer gördün, ama hiçbiri senin için bir anlam ifade etmedi. Hiçbirine dönüp bakmadın, hiçbirine dikkat etmedin, ama "o" senin için hep farklı bir anlama sahip olacak. Belki onca yol gittikten sonra sana yaşatacağı dinlenebilecek olma hissi, belki evin olduğu için gelen bir rahatlama hissi, belki anılar, belki başka şeyler. Onu "o" yapan şey sana ait olmasıysa, hepsi aslında rastlantısal bir kurgudan ibaret.
Deniz otobüsünde gördüğün X kişisi. Senin için X olarak nitelendirilebilecek kadar random, X olarak nitelendirilebilecek kadar X. Onun iki dakika önce yüzü gülerken, iki dakika sonra telefonda hüngür hüngür, hıçkıra hıçkıra ağlıyor olmasının, sana ufak bir merak uyandırmaktan başka hiçbir etkisi yok. Belki bu yazıda geçirmeyecek olsan, bir da hatırlayamayacaksın. Hafızanın en ufak köşesini onunla doldurmaya bile tenezzül etmeyeceksin. Ama sonra ne haber almış olabileceğini düşünüp çeşitli senaryolar kuruyor ve onu bir şekilde bu yazının içine dahil etmeyi planlıyorsan o artık senin için bir "o" oluyor. Bir kimlik kazanıyor. Adının hâlâ X olmasının hiçbir önemi yok. Onun (belki) almış olduğu ölüm haberi seni hiçbir şekilde etkilemiyor. X'i tanımıyorsun. X'in ölen yakını ise sana Y olmaktan bile uzak. Onun ölümü senin için bir doğa kanunu olmaktan öte değil. Doğduk ölüyoruz. Ama o X senin için bir an Ayşe, Fatma olup randomlıktan çıktığında, hatta bu yazına soktuğun ve hâlâ X olarak kalması şeklinde de olsa, onun ölen Y'si senin için bir anlam teşkil etmeye başlıyor. Adı Ayşe, Fatma olduysa "o" da Ahmet, Mehmet oluyor ve ölmüş olması sana bir şekilde dokunuyor. Y olması bile sana bir şekilde paragraflar dolusu şey yazdırmaya sebep olabiliyor. Ama bir an o Ayşe, Fatma'nın sen, ölen Ahmet, Mehmet'in de senin Y'n olduğunu düşünsek, o zaman doğa kanunlarına bile karşı çıkacak bir isyan başgösteriyor içinde. Çünkü Y artık bir "o" ve ölüm de artık "o" ölüm.
Ayşe'nin, Fatma'nın, Ahmet'in ve Mehmet'in hayatına girmesi ise başta belirtildiği gibi rastlantısal bir kurgudan ya da kimilerinin kader dediklerinden ibaret.
***
Herhangi bir zaman, herhangi bir şekilde düşündüklerimi anlatmaktan öteye gitmiyorum. Ama bunları anlatıyor olmam da aslında kurgunun bir parçası. Belki uzun bir girizgah, belki başarısız bir kurgu. Belki de hiçbir amacı olmadan, bir konuşma sırasında anlatabileceğin, ama konuşma sırasında anlatması imkansız olacak kadar karmaşık bir düşünce ağına sahip, kelime dağarcığına sahip şeyler.
Bazen düşündüklerimi anlatabilmek için kurguyu çizebileceğim kağıt kaleme ihtiyacım olur. Çünkü çizerek anlatmak en rahatı.
Bir süredir şöyle bir düşünce var kafamda. Biraz garip ama, sanırım beynimin çalışma şeklini anlamış olmam mümkün. Aslında düşününce çok saçma bir olay olarak görünüyor. Yani bir makinenin, ben şu şekil programlandım demesi gibi. Ama sanırım insan olmamızın getirdiği şeylerden biri de bu. Kendi kendini kurmak ya da nasıl kurulduğunu algılamak.
Uzun denebilecek bir zamandır yapmaya çalıştığım şey, insanların beyinlerinin çalışma yöntemlerini algılamak. Kendi beynimin çalışışını algılayışımda bunun çok büyük yardımı oldu. İnsanların basit mi karmaşık mı düşündükleri belirli bir gözlemden sonra kestirmek mümkün. Bunun sonucunda insanların tepkilerini kestirmek de mümkün oluyor.
Kendi beynimin analizi sonucunda beynimin çok kategorize çalıştığını fark ettim. Çok karmaşık bilgileri işlemekte biraz zorlanma durumum söz konusu. Ama eninde sonunda bunları da bir şekilde beynime sokmayı başarmak zorunda kalıyorum, fakat bu her şeyi adım adım algılamak ve işlemekle mümkün oluyor. İşte bu yüzden bir şey anlatırkenki kağıt kalem ihtiyacım, ki aslında bu yüzden çoğu zaman yazarak daha iyi iletişim kurduğumu düşünmem.
***
Konunun neresinden buraya daldığımı bilmiyorum ama nereye gideceğimi kestiremezken aslında kendimi istediğim yere götürdüğümü fark ettim. Yazarak iletişim kurmadaki zorluk insanın aslında her zaman yazabilecek durumda olmaması. Düşünceler toparlanmaz, toparlamak istemezsin, görmek istemezsin, yüzleşmek istemezsin. Ama konuşma, anlatma ihtiyacı her zaman hasıldır ki bunu yapamayınca da çıldırmanın eşiğine gelirsin. Üstelik bir yerden sonra kendini kendine anlatmak seni hiçbir şekilde tatmin etmez olur. Herhangi bir şekilde şizofreniyi tatmadığın sürece de belirli bir iletişim gerçekleştirdiğini söyleyemediğin için tatmin olmayacaksındır. İletişim = Alıcı <- Verici. Formülünde kendi kendine konuşmak gibi, kendi kendine yazmak da alıcı ve vericiyi aynı kişi yerine koymaktır ki yazıları başkasına okutmak bile aslında tam olarak bu alıcı durumunu değiştiriyor sayılmaz. Mühim olan geribildirim alabilmektir, tepkidir; ki aldığın yorum, üzerinde konuşulması ve şuku verilmesi bile durumu bir gıdım ileriye götürecek değildir.
Konuşarak iletişmenin önemi bir şekilde burada çıkar ki, insan ilişkilerinde de bir süre sonra ortaya çıkan durum söylenenleri sadece dinleme, he deyip geçme olayından ibarettir. Böbürlenerek anlattığın bir olayda götü kalkık işte tepkisi görmek, tevazu gösterdiğinde, salak kendini satamıyor damgası yemek, biraz empati görmek istediğinde, hmm deyip geçilmek veya mutlu olduğunda, birtakım kösteklerle karşılaşmak bir süre sonra ortada kendiliğinde oluşan ve belki de alışılması gerekilen şeyler. İletişilen insanın yakınlığıyla da alakalı bir yerde. Ya da ben son zamanlarda çok fazla paranoyaklaşmaktayım.
Belki de bütün bu paranoyanın cereyan ettiği durumlarda bir kendi içine kapanma, düşüncelerini hiçbir şekilde dışarıya sızdırmama ve duygularını belli etmemeye çalışma söz konusu. Duygular konusu biraz daha karmaşık. Onları hiçbir şekilde belli etmemeye çalışırken, aradan bir süre geçtiğinde fark ettiğin aslında onları insanlara karşı kaybettiğin oluyor. Bir şekilde daha fazla bir şey hissedememe durumu, insanlara karşı duygu besleyememe durumu hasıl oluyor. Sanırım bir zamanlar eleştirdiğim kişilerin analiz ettiğim durumlarına düşmekteyim. Her şeyin bu kadar farkında olup da bunları hiçbir şekilde değiştirememek de orada bir yakınına tecavüz ederlerken elin kolun bağlı oturmaktan çok farklı değil.
Düşünceleri kendine saklamak aslında o kadar vahim sonuçları var gibi görünen bir durum değil. Fakat kendinizi hiç anlatmadığınız için kimsenin sizi anlamadığından yakınma gibi bir durumunuz sürekli mevcut olabiliyor, ama aslında bundan hiçbir şekilde yakınma hakkınız olmadığıını da çok net biliyorsunuz. İnsanların sadece gösterdiğiniz kısımları bilmeleri ve sizi bundan ibaret sanmaları aslında onların salak olduğunu ve görünmeyenin ardındakini görmeye çabalamadıkları için boş olduklarınızı düşünmenize sebep olsa da sorunun kaynağı sizden başkası olmuyor çoğu zaman.
Kaybetmediğiniz son duygu kırıntısıyla da kendinizi tamamen anlatabileceğiniz, hiçbir şekilde yargılanmadan en saçma düşüncenizi bile aktarabileceğiniz, iletişmek için kağıt kalem kullanabileceğiniz ve yazdığınız bu saçmalıklarla dolu rastlantısal kurguyu bile okutabileceğiniz birini bekliyorsunuz.
Pardon siz hangi masalda yaşıyorsunuz?
1.7.10
Saçmalamak Üzerine:Beni Bu Kafalar Mahvetti!!!
Orhan Veli zamanında "Beni bu havalar mahvetti" demişse,ona verilebilecek tek cevabım vardır "Hayır efendim,bizi bu kafalar mahvetti".Kafa yaşamak önemli uğraş.Son zamanlarda sıkça karşılaştığım bi soru var;"Neyin kafasındasın?".Hepinize teker teker cevap veremeyecek kadar üşengeç olduğumdan,tek seferde burdan iletiyorum cevabımı "Sanane aq".Bi daha aynı soruyla beni karşı karşıya bırakacak olan kişiyeyse,büyük ödül olarak "At Kafası" hediye edicem.Yalnız hediye paketini en fazla Migros'ta falan yaparım,çok allu pullu bişey beklemeyin.
Bence gidene "gitme" dememek çok saçma bişey,hele ki "Gidene kal,gelene git demem." anlayışı alabildiğine gudik bi yaklaşım.Sanki çok iyi,süper,şokoladenpuding yaratıklarız ya cebine koyim.Bu (afedersiniz ama) göt kalkıklığı nerden gelmekte onu da hiç anlamamaktayım.Tamam,insanız,yaratıkların içinde kabiliyet bakımından en birinciyiz falan ama götümüz de bi yer görsün.Ne o öyle,"My ass in the sky with diamonds" misali dolaşmalar,bi sakin olun bi soluklanın,bi nefes alın be.Ha yalnız burda dikkat edilmesi gereken esas nokta,dil meselesidir.Şimdi sen swahili dilinde "gitme" dersin,karşındaki bu dilin varlığından bi haber halde az bucuk çincesiyle söylediklerini anlamaya çalışır,işte orda bi katakulli var güzel kardeşim.Yani oluru var desen,üşenmeden gelir vuvuzela nağmeleri eşiliğinde çıldıray kahkahalar atabilirler sana.
Dil önemli mesele anlayacağın,istersen kaba etlerini başına kasket yap,yine de tek bildiği dil çince olan birine swahili dilinde bişeyler anlatmaya çalışmak aynı erke dönergeci durumuna benzemekte.Sen tut o kadar çığırtkanlık yap sağda solda "Evrekaaaa evrekaaaa az bekleyin hepinize takla attırıcaz" diye,sonra yaptığının bi s.ke yaramadığı,kimse tarafından anlaşılamadığı bi durum çıksın ortaya.O iş,yaş iş güzel abim.Sonra bağlarsın bak böyle çıldıraya.
Şimdi güzelim,dönüpte bana dersen ki "Ulan herkes kendi derdinde,durup ne dediğine mi bakacak,oturup ne dediğine kafamı yoracak.Bırak allah aşkına",aslında haklısın bi açıdan.Sonuçta herkesin kendi ekmaaaanın peşinden koştuğu yada başkalarının ekmaaaına yağı,balı çalıpta sonra "Benim lan o" diyerek elinden alıp kaçtığı bi zamandayız.E biz ölelim o zaman!!!Amelie'de bi sahne var,sex shop'ta çalışan hatun (çoğu kişi kendisinden "at gibi hatun" diye de bahseder) "Bu yüzyılda hayalcilere yer yok" gibisinden iki kelam etmekte.Tamam kabul yerimiz yok da,napalım arkadaş.Yok illa ki öl diyosanız,lan zaten uygun adım gidiyoruz sona doğru,ne garezin var da hemen öldürüyosun.Bırak yaşayayım bi kaç zaman daha,kendi alıklığımda.Bırak da anlattıklarımızın tamamiyle anlaşıldığı bi kaç anı hayal edip,etrafımızdakilerin "Ne sırıtıyosun aq,malmısın" demesini sağlayıp,bizden daha bi "adam",daha bi "olgun" olduklarını sanmalarına yol açalım.
Şimdi burdan "Sanki kendisi çok iyi ya aq,çok güzel ya" çıkarımlarını yapanlar olma ihtimali var.Hatta bu çıkarımların dile getirildiklerini duyar gibiyim.İyi falan değiliz canım ciğerim,hele ki güzel hiç değiliz.Aramızda ki tek fark,hala size aptalca gelebilen hayaller kurabiliyor olmamızdır.Yazık ki senin aptallıklarının başladığı yerle,benim hayallerimin start çizgisi kesişmekte.Bu duruma sen "Banane,BA-NA-NE" desende,ben hala "Tüh ulan" diye hayıflanmaktayım.O kadar çok "tüh" çektim ki,duvarlar,pencereler falan hep salya,tükürük içinde kaldı.O durumlara geldik inan.Allahtan arkanda bıraktığın ıslak mendilleri zamanında tasarruflu kullanmışız ki,odanın büyük bi bölümünü tükürüklerden kurtardım.Yalnız bu pek de sandığın kadar kolay olmadı.Sonuçta Mr.Muscle değiliz cebine koyim.
Değişik dillerde pek gözüm olmadı şu ana kadar,swahilice konuşunca beni herkes anlar sandım sanırım hep.Ama görünen o ki,o iş öyle değilmiş.Yine de inanırmısın içimde başka bi dil öğrenmeye yetecek ne heves,ne de takat var.Sanırım en son sifonu çektiğinde onlarıda kanalizasyona yollamış oldun.Napalım bizde kafamızın içinde dönüp duran masallarla,bizi yine tam da bu havalarda,yine tam da bu kafalardayken mahvedecek günleri;baya bi kasış sonrası öğrendiğimiz “ 不要留下我独自 ” sözleriyle,yada hiç kasmadan bildiğimiz dilde “usiende” diye sayıklayarak bekleyebiliriz.Yada bunları yapmadan özbeöz Türkçeyle (ne kadar yalandan olup,içimizi acıtsa da) “Koy götüne rahvan gitsin” diyerek de geçirebiliriz.Yada ne uğraşıcam,ben kendi kendime masal anlatır dururum bunlar yerine,isteyen dinler,istemeyen de karşı fırından iki ekmek alıp gelebilir mesela.
29.6.10
observe the observer, feel your eyes closed.
Buraya Kadar İnebilenlerin Kahvaltısı