22.8.25

some intihar problems

benim 3 yaşında bir yeğenim var. yeğmekte olan. 
bir sürü abonelik var, kart kapanana kadar ödenir bunlar. 
kredi kartım yok borcum yoktur, bununla birlikte borcum yoktur yazım var 
bir sike yaramıyorum (i can not yar any sike) 
keşke 3 yaşında bir yeğenim yeğmeseydi onun yüzünden gidemiyor olmak çok sikko, 
çünkü 3 sene önce yoktu. 3 sene önce ben vardım ve ben 3 sene önce yine gitmek istemiştim 
yani kaçan bir fırsattan söz edebilir miyiz efendim? analytic thinking is overrated. 
şener üşümezsoy deprem olmaz diyor. 
bunu da geç. 
babam benden önce ölecek çok büyük ihtimalle, bu da büyük bir fırsat. 
kendi çapımda gereksiz bir insanım, başka insanların bazıları gerekli diyor, 
başkaları ne der, bilmiyorum 
bu sikik gitar piç olur gider, bilgisayar falan neyse de, ulan mülksüzlük neyse de az mülklülük çok stresli üzerime bir evin %8,33'ü var, varisim kim 
ha ben bu evin hiç vergisini falan ödemedim o nasıl bilmiyorum ha 
ay sikicem ya biri beni öldürebilir mi 
böyle tehditvari oldu, 
biri beni öldürmek için sikilmeyi bir ceza ya da ödül olarak görmesin lütfen rica edeceğim 
ya hayır haberlerde hep görüyoruz 
bazı insanlar çok şansa ölüyor, 
kafasına kedi falan düşüyor 
ya da birine birkaç dakika önce yan bakmış oluyorlar, 
ya da iddia ediliyor yan baktıkları iddia edildi 
iddia edildi. pasif. 
bazen düşünüyorum işte yanımdaki bir adam aslında deliymiş, 
katatonik ve şizofrenmiş yanımdaki adam yanıma gelmeden önce beni bıçaklamayı arzulamış, 
aslında bunun benimle alakası yokmuş 
kafama tam şakaktan bıçağı öyle bir saplamış ki 
üf sol şakağımdan girmiş ve çok hızlı girmiş 
yok böyle bir hız 
sol şakağımdan bıçağın ucuyla aldığı deri parçası 
sağ şakağımdan çıkarken 
şağ sakağımdan delinen deri içerisinden beyne bulanık birbiri içinde iki deri parçası çıkmış 
deri sandviç 
internette okuyoruz hep 
hani katana kılıcıyla kadını ikiye yardı falan 
elektriğe kapılan genç, 
belki de orta yaşlı, 
kurtarılamadı diye. pasif. 
bi adam beni öldürecekti bi kere 
gelmedi 
ben bulmayı bile düşündüm, 
ben bile bulmayı düşündüm 
ama benim o zaman 2,5 yaşında bir yeğenim vardı 
keşke bundan 2,5 yıl önce heyecandan ölseymişim 
ya da şimdiden 3 yıl önce 
ya da 10 15 30 38 100 
yeğeninin 1 günlük olmasını beklerken çok heyecanlanan gencin heyecandan kalp krizi geçirdiği iddia edildi 
halı sahada şok 
öyle bir kriz geçirdi ki 
ölmem lazım çok acil bir an önce ölmüş olmam lazım. pasif

5.1.15

bu şehir bence beni bu şekilde şekillendirmekle iyi bir iş başardı

yürüyordum. usul bazen, bazen hızlı. asimetrik bir salınımla, eğile kalka yürüyordum. gözüm bi bakkala ilişti. böyle gazete koyma yerli, böyle önünde cips sepeti, böyle ne bileyim, kontörlü telefon masaları. duvarındaki saate baktım. vakit epey geç olmuştu. adımlarımı normalleştirme çabasıyla sol adımlarımı yavaşlattım. zaman uçar, uçuyordu.

koşup koşup da, insanlara yetişmem gereken yerler olduğuna ikna etmeye çalışırcasına açtığım gocuğumun fermuarları, bir sağa bir sola çarpıp duruyordu. atkım sanki geride kalmak istermişçesine kanatlanmış da geçmişi tutuyor. her adımımda dalgalanıyor. sokağın ortası insanlar için yasalarla belirlenmiş ve civarından dolaşılamaz çevik kuvvet ekipleriyle sarmalanmış, ve ben tam ortadan gitmek zorundayım ya, kimse umrundaymış gibi davranmıyor. hep birine çarpıyorum, ve hiçbiri önceden yolumdan çekilmediği gibi, "a pardon bilemedik, özür dileriz." de demiyor. düşen bir kadını görüyor atkım. bırak diyorum, bu yolda düşürdüklerimizin üzerinde gururla taşınacağız.

tonlarca insanın kulaklıktan içeri göçen sesleriyle biten şarkıları tekrar sırasıyla ezbere sayıyorum, 29 dakika, ve bir miktar saniye. bazıları ilk kez dinlenmişçesine, farkediyorum ki, aslında sanatçı, tüm bu karmaşanın da sahnenin parçasını olmasını istemiş gibi, o harala gürele adeta bir bas gitar, adeta bir kreşendo, adeta bir tabl-ı cenk aşkedercesine! allahım adımlarım ne zamandan beri bu kadar epik! inceden yükselen "ananı sikeyim senin orospoçocoğo!" nidaları genç bir bıyıksız abinin, sanki orkestra şefinin dudaklarının yanından kayıtsızca düşen ter damlaları gibi. ağzından ayıklayıp da parmaklarımla, ağzıma zerkedesim geliyor, kendimi tutuyorum. ah genç, zamansız nidaların kadar fevri bir hayat süresin, ömrün akın gibi emin ve basiretli olsun.

zaman sanki bir atlı karıncanın hızlandırılmış görüntüsünü izlermişim gibi, tahmin edilebilir, ama çok hızlı akıyordu. 35 dakikayı devirdiğimde, o anlık şarkı geçişi sessizliğinde, etraftan hiç ses duymamaya başlamıştım. yürümeliyim diye düşündüm. usul adımlarıma geri döndüm. fermuarlarımı kapattım. atkımı da aldım gocuğumun içine. soğuktan dudaklarım uyuşmuştu, ıslık öttüremediğimi farkettim. pervasız bir neslin herhangi bir elemanı gibi görünemiyordum artık. amacım da buydu. demek ki başarmıştım.

bir tanıdığa rastladım. onu, onu tanımadığıma ikna ettim. o da beni keşke hiç tanımamış olsaydı diye düşündü. tek ikna olan o değil, kendimi de inanılmaz ölçüde ve gerçekten aksinin kırıntısının dahi esamesini okuyamayacağım kadar küçük yazılarla yazabildiğim için, ben de ikna olmuştum gibi. aslında tanışmıyorduk. aslında her biri çalan şarkıyla alakalı. başka bir şarkı da dinliyor olabilirdim, ve o tanımadığım insan, benim binlerce kez öldürdüğüm sivrisinek olabilirdi mesela. ilk kanı sen akıttın diyebilirdi bana. ben de söylediğinin mantıksız olduğunu, literal olarak evet onun yaptığı işin kan dökmek değil emmek olduğunu, ancak kan ile ilgili herhangi bir metaforun öznesinin ancak kendisinin olabileceğini, ve karşımda fantazi dünyasından bizim dünyamıza sadeleşerek geçen bir vampir olduğunu söyleyebilirdim. ama işte o şarkı çalmıyordu, o çalsaydı şu an 41 dakika geçti diyemezdim de. 39 dakika geçti derdim. bu iki dakikada, afrika'da tam 15000 kişi, ilk defa sıtmaya yakalanıyor. önemli değil mi.

paçalarımdan kıçıma kadar sıçrayan ıslak sular, kirliydi de. vücudumun sıcağıyla buharlaşınca, paçalarımdan kıçıma kadar çamur damlacıkları bıraktılar.

bakkalı düşündüm. saati durmuş olmalıydı.

o an bildim ki, dursam iyi olacak. bir sınır çizmeliyim. bu şansım varken, bunu iyi değerlendirmeliyim. insanların çokça bulunduğu yerlerden daha çok, insanların azca bulunduğu ve hatta bulunmadığı yerlerden usulca geçmeliyim. çünkü atkım da, gocuğumun yanakları da bu anı benimle paylaşmalı. tek başınayken, "hah!" diyorsun, sonra o sesi sen duyuyorsun. bunu aklımın içinden de yapabilirdim diyorsun. yaptığının anlamsızlığından canın sıkılıyor, sinirleniyorsun. o yüzden usulca yürüyüp "hah!" diyorum, "bakkalın cipslerine bak! onlarca var!" atkım gülümsüyor. kendinden beklenmeyecek bir olgunlukla sadece sallanıp heyecanıma katılıyor. ya da gocuğum "hah!" diyor. "sanki bu sokaktan daha önce hiç bu kadar güzel geçmememiştik!" atkımdan geri kalmamak için önce gülümsüyorum. fakat beceremediğim onlarcan şeyden biri bu ya, basıyorum kahkahayı. "haha!" üçümüz gülümsüyoruz.

bir banka oturdum. düşündüğüm herkesi tanıyıp tanımadığımı, ve onların beni tanıyıp tanımadığını düşündüm.

düşünmek için hiç çaba sarfedilmiyor, bedava enerjili. ama durmuyor. ellerimi sanki kafamdan akanlar dökülmesin diye iki açıp da tutuyorum, su gibi akarken, buhar olup uçmaya başlıyorlar. kafamın üstüne şemsiye geçiriyorum, buz gibi katılaşıp da hızla düşüyorlar.

o yüzden kafamın her tarafını bantlayıp da düşünüyorum.

çok fazla düşününce uyuyup düşüyorum, bir süre sonra biri geliyor, kaldırıyor. çünkü bazı şeyler her tuzaktan kaçabilir diye bir şey yok. sadece tuzaklar için yaşayan şeyler biliyorum. bu da kaçamaz. ya da kaçmaya çalışmak eğlenceli geliyor. bilmiyorum. düşündüğüm şey bu değil.

düşündüğüm şey, düşündüğüm herkes beni tanıyor mu? çünkü rüyanda bile tanımadığın kimseyi göremezsin. ben onları nereden tanıyorum, ne dinliyorum tanırken, ya da tanımıyorsam, ne çalıyor?

kafama bant takıyorum.

sonra bakkalın telefonları çalıyor. kadın düşüyor. düşerken "yavaş ol orospoçocoğo" diyor. "ben orospuçocuğu değilim, ayrıca yavaş olsam da düşersin, çünkü sen şişmanların dahi acıyarak baktığı birisin." diyorum, ağzım kapalı. rüzgar yağmur damlalarını mermilere dönüştürmüş, koştuğum yönde tanıdığım insanlar kaçıyor. durun diyorum. ağzım kapalı.

biri uyandırmıyor. atkım bile.

bu şehir bence beni bu şekilde şekillendirmekle iyi bir iş başardı.

11.11.14

isyanlar sırasında takriben 12 milyon kişi nefessiz kaldı

"durdur şu saçmalığı!"

yaralar var. yaralar var. umabiliyorum gayet de. bir bardak su ne kadar arzulanabiliyorsa içilen sarı-turunç filtreli sigaraların ardından, arzulayabildiğim her nesnenin dönüp dolaşıp da, türlü ip köprülerin yüksek ayaklarından yuvarlanarak sağ elime doğru geleceğini umuyorum. gelmediği her olasılığı, yarı uykulu gözlerle, kifayetsiz bir işaret parmağıyla, iş bilmez ve nasır sahibi baş parmak ve orta parmak triosuyla bileklerinden yakalanmış sakin kalmaya çalışan kurşun kalem hesaplamaya çalışıyor. bir çentik, iki çentik. her üç çentikte bir kalem çatlıyor, sağ bacakta açılan yaradan grafit akıyor. yaralar var. onaracak tüm ekipmanın listesi hazır. alt alta da yazılabiliyorlar. çentik çok.

dokungaçlar deriyi zorlarken içeriden, parmak uçları hissizleşiyor. günbegün, sanki kendi frekansında mutlu mesut akıp giderken, her neyse, daha da sert atılıyor taşlar, fırlıyor damarlı ellerden kurtulurcasına, bulanan zamanın ardını da göremiyorsun, berisini de. suya uzanıp da almak istediğinde özgür ruhlu azimli taşı, parmakların kemiklerini yok sayıyor, sevimli hayalet kespır'a sarılmaya çalışır buluyorsun kendini. hiçe doğru fiske yaklaşıyor, yaklaşıyor... sonrası, şu göbek atılırken yapılan fiske şaklatma hareketi.

kendime ait, ve sahibim olan, nefes aldığımda özümden önce oksijeni sömüren ve tüm hücrelerime kan pompalayan, yapıtaşım ve bozunması sonsuza kadar sürecek olan, üzerine titrediğim yapay çiçeğimi, aslımı, hiç bir zaman aklımdan çıkaramadığım deli taş parçasını, denizden bile sakındığımdan, rüzgarın esmeye cesaret edemeyeceği yüksekliklerde kız kulelerine hapsettim. hikaye bu ya, sepet sepet hediyelerce kandırılabilirse eğer, bir yılan, asla huyu olmadığı üzere elmaların içinden bir kurtçuk gibi sinişini, tatlı bir zehir zerkederek nihayete erdirebilir. erdirmemeli. o yılan, o sinsi haşere, o çataldilli, varoluşunu dahi unutacak kadar yükseğe çıktığında, aradığı şey kanatlarından başka bir şey olmamalı. kuyruğundan kavradığı gibi vücudunu, acısını hissedemeyeceği kadar tazyikle boşaltmalı, zehri -ki aradığı şeyi asla bulamayacak olmanın kini kadar ne var daha zehirli- işledikçe felcinin o an orada vücut bulan öfkesinin kılıfı olduğunu farketmeli. daha sert, binlerce kez, dişlerini kırarcasına ısırmalı. ve tamamen hissiz, ama geometrik olarak kusursuz bir çember olduğunda, dönüp de kibir, sevinç, üzüntü ve bilimum hissiyatın serpintisine bile tamahta bulunmayacağı çeperlerin içinde, zamanın herhangi bir usul noktasında duruyor olsun.

sonrası bir şekilde gelir ya. yol var. liste hazır. bir takım uyku haplarının önlenemez sızıntıları, peşine taktığı rüyaları bile silikleştiriyor. hayat ne ki?

zaman geçer -şu ana dek kusursuz bir şekilde ilerlediğinden hareketle çıkarımda bulunuyorum- geçtikçe her şey kanlanır. üzerine sıçrayan toz ve burnundan içeri hücum eden dumanlar yüzünden kapanan gözleri, kanla dövülen damarları kızıl kırmızı kestiği beynin, her bir sinir hücresini teninin dışından hissedebileceği kadar yakmasından bilir önünü, solunu. alından dokungaçlar, pamuğu yaran fasulye dalı gibi ölü kokusuyla yükselir. göğüsünde çatlakların içinden hamamböceği antenleriymişçesine kapkara çıkar. kolların, sanki gövdenin dokungaçları, seğirdikçe uzanır; ellerin, parmakların, parmak uçlarının soğuduğunu hissedersin. zaman geçer. bulanıklaşır. elindeki kalem, kapkara ve eskimiş, belki kenarından yenmiş, bileklerini kurtarır mor parmaklarından. bacaklarına doğru yuvarlanıp da dişlerini geçiriverir ansızın. yaralardan akan irin sarı turuncu, simsiyah gölgesi etinin üzerinde.

gelecek biliyorum. yoksa sadece kötünün dişleri arasından akar çatal dilleri. gülen bir suratın gölgesi bile siyah değildir. zamanın neresinde olursa olsun, tarih öncesi bir kültün tanrısını yeni zamanda bulma umudu gibi, azimle, inançla, bir teslim olmuşluk bilinciyle beklediği gibi bekliyorum.

saçmalıklarla donanmış bir savaş aracının her attığı karavanada "kahrolsun savaş!" nidaları belki de bu. aslında yenilmiyorum da, zaman çok saçma.

gel zaman.

durdur şu saçmalığı.


8.10.14

rahibelerin birtakım hareleri

tüm gözleri sakla. tüm gözleri sakla.

görüldüğünü anladığında yok olacak renkler tanıyorum. başkasına gösterdiğin anda ağzından az önce orada olduğuna dair şeyler de saçmalayabilirsin.

göstermediğin renk, siyahtan başka bir şey değildir.

26.9.14

bilingu

bana bi şunun cevabını ver, şimdi neden düş? neden odanın sabit bir noktasına çöp atmak varken, tamı tamına bir hayat boyunca, çöplerini yatağının çeşitli yerlerine gömüyorsun? bi söyle ya, bişey de mantık çerçevesinde?

bazen hayal kurarken ölen bir adamın iskeletinin ne kadar farklı görüneceğini düşünüyorum.

dreamer's skull.

24.9.14

Australopithecus


takip edebilirler. tam tersini söyleseler de, dedikleri her şeyin doğru olmayacağının uzun zamandır farkında olmalısın. tek ayaklı bir sürüngenin çatal dilleri arasından duyamazsın güzel kelimeler.

korktuğun maskenin altında sakladığı daha da korkunç bir yüzün en ilkel dürtülerinin pençesindesin. kovalandıkça kaçan ateş böceğisin. tek ayak, sürünerek eriştirmeyecek.

maske her zaman yalan söylemez.

22.9.14

göz yakalanmasi üzerine







seçilenlerin ardında kalmak kadar yorucu bir takip yoktur. yürüdükçe kendini birbiri ardına düşüşlerde bulur insan, her düşen için başka bir parçasını yitirir. eksikleri belki, ya da yanlışlarıyken tercih öğesi, her defasında fark açılır da açılır.

belki deniz, belki denizi hatırlatan masmavi bir gök, ya da insan kanı kırmızısından bir kutu. hiçbir şey, her şeyin yerine koyabileceğin kadar canlı değilken; düşen koluna, eriyen gözlerine, dumana karışan dizlerine ikame yoktur. fark açılır da açılır.

sonra neden bu ülkede atletizm gelişmiyor.

18.9.14

madrigal






dünyayı, aslını kaybetmişken dengede tutmak zor. her şey sonsuz bir yitimden elde kalansa şayet, ağzında tuttukların dişlerini pişiriyor, ve dilini yakıyor, ve defalarca midene giden yolu göğsünün altından başlayan derin bir şerit gibi dışarıdan görebiliyorsun.

zaman bazen sanki gökyüzünden gönülsüzce düşüyormuş gibi geçiyor.

madrigal.

sesin, daha nefesken bazen ciğerlerinde patlar ya.

o.

28.8.14

bi şey vardı daha dur

"tavanı tutun. tavanı tutun!"

***

kim uyandırdı bilmiyorum.

uyandığım ilk anda sahip olduğum tek düşünce, içimde dolaşan saklı kanın dolaştığı yoldu. hissedilebiliyordu. eminim. "tohum, uyan!" diyen kişinin kimliğinden bile habersizken, en ucundaki cam parçasının yırttığı damarların ulaştığı yerden, söyleyebilirdim tam da aktığı yeri. o an bi şey oldu, bi şey oldu, ayağım mı uyuştu nedir, çalar saati durdurdum da duyabildim.

her defasında gözüm kapalı yürüdüğüm yatak odası-koridor-tuvalet güzergahından oldukça akıcı bir şekilde geçip giderken, bir fil ağırlığındaki sağ bacağımı, tıpkı bir a4 kağıt kadar narin kaldırıyor, resimleri ezberlenmiş bir 10. cilt gelişim hatchette kadar savruk bir şekilde indiriyordum. çalar saatin tekrar çalıp çalıp susmadığını yolculuğumun son anlarına kadar deneyimlemiştim. klozetin sol yanı, kalbin olduğu, fakirce bir örümceğin yeni tatil çadırı olmuştu. klozetin içindeki su kurumuş, ve sepyadan hallice, doğanın en yaman sarı-kahverengisine dönüktü. ah resmetmeliydim.

mutfağa doğru, oldukça çetin bir tırmanış için bismillah çektim. tüpü açtım. kibrit bulup tüpü yakma fikrinden beni cayıran, küçük bir çaydanlık olmuştu. gayet kendi yolunda ilerleyen, tasasız ve burnu havada çaydanlık, tüm eğlencesini kaçıracak ufak ayrıntıdan bihaber, paytak paytak rafta bir ileri bir geri volta atıyordu. yanına sırnaştım. beni görünce, ustaca ölü taklidi yapmaya başlasa da, ayakta ölen tek şeyin ağaçlar olduğunu bilmediğini ben biliyordum. ama o benim bunu bildiğimi bilmiyordu. aşırı aptal şeyler arasında yaşayıp da, aptallıklarının farkında olmamalarını izlemek, beni hep eğlendirse de, çaydanlığın bu tavrı, beni inanılmaz irrite etmişti desem, sanırım biraz doğru söylemiş olabilirim. hal ve hareketlerine çeki düzen verene kadar onunla görüşmek istemediğimi, eğer fevri mizacını değiştirmezse, onun yerine bundan sonra nihale ile tost yapacağımı onurluca deklare ettim. ve ziyaretimi sinsice sonlandırdım. ben çıkarken hala hareketsizdi. ya gerçekten çok aptaldı, ya da ben ona en başta güvenmekle hata etmiştim.

bir kaç tereddüt sonrasında, kan çoktan ayağımdan yol alıp gitmişken, sallanan başımı omuzlarımın üzerine sabitleyip odaya geri dönüş yoluna başlama kararını almıştım. çetin, ama oldukça doyurucu bir yolculuğun arefesinde, bazen telaşlı, çoğu kez müthiş bir sükunetin pençesindeki anılarımı tek tek hatırlıyordum. sanki bir aydınlanıştı, tuvalete son bir bakış hediye edip, ışığını dışarıdan kapattım. binlerce mahlukatın curcuna ve şakırtılarını, kapıyı kapatmamla içeriye hapsettim. düşen kutlama pankartlarının sesini bile duyduğumdan eminim, gibi.

yolculuk boyunca hiç durmadım. yalnız seyahatlerimde hep bir burukluk da taşırım çantamda. mola yerlerinde lazım olur. bu kez hiç burukluğum olmadığından, kendimi yetim hissedeceğim dinlenme tesislerinde etrafımdakilere hoşça vakit ve sınırsı güldürü sunmak istemedim. birkaç düşüm tehlikesi atlatsam da, nihayetinde surların ardından doğan güneşin ayaklarıma vuran gölgesinden tanıdım yatağımı. tıpkı bir titan, tıpkı bir sivri cisim.

uyandığımdan beri geçen asırlar boyunca insanoğlu düşer ve kalkar biçimlerde hayatlarına sımsıkı sarılmışlar ve tüm bu mücadelelerinde yanlarında olan irili ufaklı tanrıların isimlerini bir bir haykırmışlardı. çoğunun adını duymuşluğunu vardı ve kimisini görsem hatırlardım.

birtakım tırıvırıların neticesinde el çantama doğru mükemmel bir atlayışla ulaşıyordum nihayet. hayatı slo-mo yaşarken, sanki her saniye etrafımda flaşlar patlıyor ve bir sürü insan bu fenomene bilfiil katılıyorlardı. pat, pat, pat! her taraf bembeyaz olmuştu. ışıklar içinde uçuyordum. fezanın dışına çıkabilecek enerjiye sahipken, mütevazılıktan kırılıyor, yüzümdeki ketum bakışı bir an olsun yere fırlatmıyordum. ah ne kadar da destansı bir yaratıktı o.

çantamı o kadar çalışılmışbir şekilde açtım ki, yanımda olsanız, çantanın benim olduğuna inanırdınız. koyu kahverengi, ajan parlaklığında ve yılan çevikliğindeydi. önce kulbundan derin bir pençe darbesi yedi, fakat hemen darbenin geldiği tarafa doğru sert bir salvoyla dönüp atağı savuşturmuştu. gözleri şaşkınlık ve kromatik bir parlaklıkla faldır faldır açılmış ve gözyaşlarını çizgili eldivenleriyle silmeye çalışıyordu. hızlıydı. ancak oynadığım akıl oyununu çözebilecek zekaya sahip değildi. kullanmadığım diğer elimin pençesiyle diğer kısmından, aynı anda, vücuduna güdümlediğim savuruşun şokuyla ağzı açık kalmıştı. dilimi usulca içeri soktum. hayatım boyunca biriktirdiğim, sevdiğim ve nefret ettiğim herkesten gizlediğim, öncesiz ve sonrasız, bazen, kendimin bile yitip gittiklerinden korktuğum, tüm küfürleri kenetlediğim dudaklarımın arasından, bir 1,5 litrelik bitik su şaşalını şişirmek için tazyiklediğim kuvvetli bir basınçla içine haykırdım. bir kaç parmak genişlediğine yemin ederim.

akıttığım ter ve terlettiğim alnım oldukça iyi anlaşıyorlardı. sigaraya uzandım. iki fırt aldım. yaktığımı düşünmüyordum, ama odaya dolan zifirin tadından aslında mükemmel yaktığımın farkına vardım. sigarayı ağzımdan çektim, nefret edercesine kültablasına yatırdım. kafasını, tıpkı bir fransız idamlığı gibi zararlı kısmı içeride kalacak şekilde, kıbleye doğru çevirmiştim. yatağa yaslandım. çanta, kendini kandırılmış ve kullanılmış hissediyordu. sigaraya dönünce çok acı bir gerçeğin soğuk duvarına kafa atıyor bulmuştum kendimi. sigara yanmıyordu. o zaman ağzımdaki bu yosun tadı da neydi?

pantolonumu 2. telli viyadüğün arasından görebiliyordum. sandalyeden özür diledim, ve tıpkı bir ingiliz leydisi kıvraklığıyla sağ elimi pantolonun sol cebine soktum. ilkinde bulmuştum ve kibrit kafese tıkılmış bir makak gibi küfrediyordu.

kafesi, kibrit kutusunu açtım. elime bir kaç adet kibrit çöpünü, makakın ayıp yerleriymişçesine parmak uçlarımla tuttum. seni çalı çırpıya sürtücem makak pipileri diyerek sarkastik takıldım. sonra kibrit yandı. sonra hava yandı. sonra bi şey oldu, o an bi şey oldu. oda patladı! oda resmen patladı inanabiliyor musun?!

***

sonra işte, çaydanlık, örümceğin evi sahiplenmesiyle onun oyuncağı olmasını kabul etmiş biliyo musun, bunları öğrendim hep. o demiş ki, ölürse o, ev benim olur, mutfak senin. sonra demiş, mutfakta öldürelim, mutfakta öldürelim. ama öldürememişler o gün. sonra gazı açtım ya, örümcek demiş, öldürelim, yakalım öyle öldürelim.

sonra patladı oda işte.

11.5.14

Heba

Merhaba Polat, Uzun zaman olmuştu. Çok uzun. Kelimelerin değişti, kurduğun cümleler farklılaştı. Ama her zamanki müstehakların ve hebaların içerisindesin. Kendini rahatlatmaya çalışıyorsun. Olmuyor. Çok üzücü bir haberim var, olmayacak. Rahatlatamayacaksın. Onlarca senedir rahatlatamadın kendini. 5 senelik bir uykudan uyandın artık.

Merhaba Polat, sana bu mektubu cehenneminden yazıyoruz. Kendinden. 1000 yıldır yandığın ateş çukurundan, güvendiğin dağlardan yazıyoruz. Baban ve annenle beraber, "o"nunla birlikte. Yol kenarından, yanıldığın tüm başarılarınla yazıyoruz. Özür dilediğin tüm insanlarla beraber, seninle birlikte yazıyoruz polat. Bu sefer birleştik. Birleştik ve yardım etmek istiyoruz. Bu sefer çok farklı biliyoruz, akli melekelerde teşevvüş için şüphe ediyorsun, görüyoruz. Onlar sadece o zannediyor, anlatamıyorsun farkındayız. Ama sorun sadece o değil biliyoruz. Gökyüzü neden gri bilmiyorlar, bilmedikleri için onları suçlayamazsın.

Korkma. Bir faydası olmayacak. Sen korktukça bir şey değişmeyecek. Belki bu satırlarla da rahatlayamayacaksın.

Çok uzun zaman olmuştu polat. Çok uzun. Kelimelerin değişmeden önce, kurduğun cümleler farklılaşmadan önce böyle rahatlayabiliyordun. Binlerce tepe gezdin, inmediğin çukur kalmadı yine buralara geldin. Geldin diye buradayız.

İlk öldüğün zaman çok zordu. Herkes için. Görmedin. Ağıtlar yakıldı cenazende. Aradan aylar geçti, birkaç fotoğrafta annenin gözyaşında yaşadın sadece. Aradan yıllar geçti, ikinci ölümün geldi arkasından. Yas tutuldu, helvalar dağıtıldı. Alışılagelmiş beyanatlar sunuldu. Sözler söylendi. Bir ergenin kendi cenazesi hayalinden farksızdı herşey. Oysa "bu yaşa getirdin beni" diyordun sen kendince. Bu yaşa getirdin beni, gençtim. Almadın canımı.*

Merhaba Polat. Ziyan etme artık.

Biliyoruz. O bağı hissedebiliyorsun, o bağın ne kadar güçlü olduğunu görebiliyorsun. İnsanlar sana inanmasa da dünyada çoğu insanın vakıf olamadığı o bağa vakıf olduğunun farkındasın. Anlatamıyorsun. Bildiğin ve bildiğimiz çok net bir şey var. Bu böyle olmamalı. Bu sefer olumlu sonuçlanmalı. Bu son şansın evet. Evet daha sonra bir şey olmayacak çünkü kendini tanıyorsun. Daha sonra bu büyük buhranı büyük bir küsme alacak yine akli melekelerde sıkıntı olacak. Ama olmuyor. Anlatamıyorsun bile.

Merhaba Polat, yaşamaya çalış. Korkma, korktuğun zaman bir şey değişmeyecek. Yine anlatamadın, boş satırlarını defalarca okudun.


* Münacaat - İsmet Özel


3.8.13

kurban bayrami kana bulandi

gözetiliyorum ben.

korunuyorum.

hayat, sandığımdan daha komplike belki. hani saldım diyordum ya, uzuuun tentacle'lar ağzımdan içeri girip küçük dilimden geri çekiyorlar beni.

ölsem, yeniden doğar ölürüm ben. her gece yeniden ölsem, her sabah yeniden doğsam ya.

***

dün rüya gördüm. saatlerce. her anında kalbim attı. tek bir noktayı dahi temiz bırakmadım. kapkara. sabah uyandım.

***

ben unutmak istemiyorum.

19.7.13

gokyuzu turuncu bir mandalina gibiydi

soluk soluğa düşünürken, rüzgar kafasının ardına doğru çakıl taşlarını boca etmeye henüz başlamıştı.

BÖCEKLER, BÖCEKLER, BİNLERCE KANATLI, ANTENLİ, GÖZGÖZ GÖZLERİ, BÖCEKLER. KAFAMI ÇEVİRDİĞİMCE ÇOK, BELLİ BELİRSİZ AMA YEŞİLLER BİLİYORUM, IŞIĞI KIRIYOR BÖCEKLER. BİNLERCE TAYF, ASLA HİÇBİRİNİ PALETTE GÖSTEREMEYECEĞİM KADAR SİLİK, AKLIMDAN ÇIKMAYACAK KADAR SICAK. BÖCEKLER. ODAM BÖCEK DOLU, VE BEN KAPIMI BİLE GÖREMİYORUM.

titrerken her satır, kimseler gitmemişken daha, dipten gelen o neşeli homurtulara kulak verseymiş keşke. yankılanıyor çünkü. el istemese de kulağın kepçesine eliyle destek oluyor. akıl defterinden yırttığı kağıtla külah yapıyor, sarmal sarmal, dede duyargacımız hazır. hazır. gözleri kapalıyken parmak uçları yumuşacık, hissedilir bir şey bu. hisset. her bir kıvrımın sıcaklığı farklı, kiminin üzerinde beze beze tomurcuklar var. granüllü, pürüzlü. duvara doğru parmak uçlarını ittirebildiğince ittir, duvar kırılmıyor evet, parmakların bükülüyor. bu duvarların bir deliği olmalı. KAPI!

KAPILARIN YERLERİNİ GÖZLERİM KAPALIYKEN HATIRLIYORUM. ODAMIN HER SANTİMİNİ EZBERLEDİM. GÖZLERİMİ AÇIYORUM EL YORDAMIYLA. YIRTILIYOR GÖZ KAPAKLARIM. SADECE NEFES ALSIN İSTEMİŞTİM. BÖCEKLER, MİLYONLARCA PENÇELİ, KANCALI, İĞNELİ YEŞİL BÖCEK. ZEHİRLERİNİN İÇİNDE YÜZÜYORLAR. PENCEREDEKİ SİNEKLİK DELİK DEŞİK, DIŞARI ÇIKAMIYORUM.

asla umarsızca isteme. kendini tanı, kendini koru, kendini yücelt. hiçbir tanrı kendisine objektif bakamamıştır. hep haklıca namütavazi ol, kıvrıldıkça büyü, yukarı doğru, spiral. içine alabildiklerini gördükçe şaşıracaksın, şaşırma. hiçbir tanrı için sürpriz yoktur. duy ki, bil ki, senin sesinin yankısı, benim eğittiğim dikit cümlelerle kaftanını biçimleyecek. başın dik, göğsün dolu olsun. kendini kilitle.

içini boğamayacaksın, senin sayende nefes almıyor, sana bağlı değil, bağımlı hiç değil. topuğundan tuttuğun sakat kardeşin, ya da yere düşmüş battaniyen değil. kıskanabileceğin, sevebileceğin, nefret edebileceğin bir şey değil o. her hücreni paylaştığın da olsa, ne senin herhangi bir şeyin, ne de senin ardında.

nefes al.
kapını kilitle.
dışarıda bir bok yok. 

herkes aynı, herkes aynı bok. kimseler, onu çözmüş, eğitmiş, kabul etmiş, defetmiş ya da yoksayabilmiş değil. kimi kölesi, kimiyse orospuçocukluğunun iplerini seve seve vermiş eline.

AMA BÖCEKLER.

böceklerin amına koyayım.

YEŞİL.

sus.

3.7.13

tornado kapagi acikken iceri tuzlu su girmesi

bir insan. kocaman bir dünyası var. böyle içinde binlerce şey, binlerce. hani yok yok. hani aklına gelebilecek en deli kitabı düşün, kütüphanesinde o var. kedili, sonra efendime söyleyeyim, devyarasa ağaçları var bahçesinde, oyuncaklarla dolu, insanlar var. bir sürü kızlı erkekli. izlediği filmler var, okudukları, yazdıkları. görüp geçirdiği binlerce olay, doğmuş bu, yaşıyor yenilerini ekliyor. ucunu kırdığı kalemler var, yitirdikleri ve de. istediği bambaşka bir hayat da olabilir, mümkün.

tanıyorsun sen bu insanı.

"la o kızlı erkekli insanların biri de benim" diyorsun. "o ufak boylu. hah işte, burnu büyük, sol gözü kusurlu. kambur yürür, işte o benim"

farkediyorsun ki, çorap satan adam da seninle aynı sahnede arkada sabit durmuş.

sen bu insandan, el istemişsin bi de. ya da "ulan boş ver herşeyi, vardım lan işte ben orda. el mi sallayalım illa?"

sonra bi uyandım, yatak sırılsıklam insan olmuş. saat 2, fazla uzaklaşmış olamam, daha uyuyup, kendim için para kazanıcam. çünkü hiçbir kaçış, kendi kendini finanse etmez.

kaçarken bi yere de varılmıyor. evden işe, işten eve kaçışlar beni yordu. bi keresinde işten eve gelirken polis durdurdu, kimliğimi istedi. nereden dedi, işten dedim. nereye dedi, eve dedim. mobese'den izleyecez, yalan söylüyosan dedi. taam dedim.

gece uyuyucam. sonra uyanmıycam.

sikmişim herkesi. bunu ne zaman yaptım haberim yok.

ama gereken bu, attım hafızaya. gerekeni de yaparız.

hepinize lanet olsun.

20.5.13

5. günesin altin cagi

          -  rüya zaten, aynı nefese tekrar denk gelmek için yeniden uyanmak değil miydi?

***

bitiğin düşen son kül tutamı hep dağıldı, hep dağıldı.

"umduğunu aradığın saklambaçın ebesi kayıp. oğlum, aynaya baksana biraz, sabah kalktığında eksikliklerini kontrol etsen ya teker teker.  oğluşum, bak, nice defadır, belki de yüzbinkez, çokça ışık yılı ötede titreşen cılız ışık buketinden umduğun medet, alnında yara açmış; kolunu kıran saatler, tek tek eskiye dönüyor. umma, tüm umduklarını kendin siliyorsun ne olduklarını hatırlayamadan. sessiz ol oğlum. dingince feda ettiklerin, sandığın gibi elinin tersiyle araladığın kapıların ötesinde gizli. tek tek açılmasını bekledikçe, öfken dirayetini ezecek ilkin, sonra sözlerin asfalta yapışmış sakız gibi sünecek. anlattıkça kendinle çelişeceksin. her cümlen, her söylediğin aslının çeperini kalınlaştıracak. nefes alamayan kuşlar ölür oğlum. havanın kucağında uçmalarını bekleme. umma sen. sen umunca bokunu çıkartıyorsun.

"kimsenin elinin ardında yemyeşil otlar bitmiyor, kendim gördüm. en karasını da yuttum toprağın, en hırpanî sevgisini de tattım. anasının meyvesi; daldan uzaklaştıkça dikleşiyor yapraklar, filizler. en diri tohumlar, en uzağa düşüyor. sadece ilerleyen, belki koşan notaların porte sonunda boşluğa düşmesi gibi, fısıldaşıyorlar her biri. her birinin paraşüt dermanı aradıkları, yırtıyor havayı çentik çentik. satırlar gübre doluyor. sen sus oğlum. uzağa düştükçe daha da uzaklaş. acı, her daim üzerini eşeledikçe yeşerir. yepyeni ormanların olur kapkara kabuğun üzerinde, içlerinde hayvanlar, içlerinde tebeşir beyazı hayaletler. hayaletlerden korkma oğlum. bana bakamıyorsan, kendini de görme. sök gözlerini, çukurlarına hayvanlar tünesin. en derin çukurun, kalbinin içine sızan hava kadar temiz ancak. is kokusu, asla gitmiyor.

"beyaz, her şeyin özünü kapatan kefen değil midir? topraktan neyi sakınabilrsin oğlum? ağzını kapattığında yok olup gidebilir misin umduğunca? umduğuna söz geçirebilir misin, cevap ver oğlum? sence kim salmış ayaklarını antrasitin ta dibine kadar? kimin kime sözü geçmiş, gidebilmek imkanlar dahilindeyken? oğlum, gidebiliyorsan, ayaklarının amacı var demektir. sarıl, sarın ona. kafanın içinde insan dövüştürdükçe sen, kaçışan anıların olacak. bunu bil. kimseye sus diyemezsin, bilirsin. susan, ölür. giden, ölür. ne mezarlar var, her bir yitmişin yirmi bin fersah arsasında. çocukların top kovaladığı, babalarının uçurtma kovaladığı, annelerinin gelecek kovaladığı bu arsalarda, kaçı koşarken mezar taşlarına takılmıştır, düşündün mü hiç? düşünme evladım. kanın aktıkça, üzerinden her geçişinde "bismillah" dediğin mezarların olacak. terk ettiğin, parça parça unuttuğun, sesini yitirdiğin, gözlerini yitirdiğin, dokunuşunu yitirdiğin kaç ceset taşıyacaksın kim bilir."

***
-  bak aslında, ben hiç kaymamıştım boşluktan aşağıya. hani rüzgar severken tenimi, hiç düşmeyecekmiş gibiydim. ki en çok da bu hiç düşümeyecekmiş gibi'likten, zemindeki kemikleri bile farketmedim. her yer kuru dal parçası. biraz da izmarit.

pazartesi - ben bugün kendimi gördüm, kendimi çizdim. etrafımdakileri silerken, hep dışımdan aldım kavisi, kalın fırçalarla bembeyaz bir karaltı çizdim. onlar yittikçe, içimde kalakaldım. günler bir de bundan zayıf geçiyor. saatler hep takıla düşe ilerliyor. kan kalkınca topraktan, gazi madalyası takacaklar her birine.
salı - ben bugün kimseyi sevmedim. en başta hiçlerin yokluğuyla içimi ılıttım. pamuklarla doldurulmuş, hep taştan doğurulmuş insanlar tanıdım. döndükçe dövüldü zaman, dövüldükçe dünlerdeki her kırıntı etrafa saçıldı. aslında her saat başı nerede olduğunu hatırlamalı insan. en sonuncusundan bu yana çok nefes öldü.
çarşamba - ben bugün tanrıyı tarttım. iki elimle yokladım. en çok da sinirimi okşamışım bu toparlak yanaklarla. bu kirli gözlerle sanat avlamışım. varlığımdan ağır değildi hiç de. ikimiz bir taşı kaldırsak, onun üzerine yıkılırdı şüphesiz. altında kalırdı her ağırlığın, her hasta onun, her fakir onun, her sakat onun, her ceset onun.
perşembe - ben bugün dünyayı dolaştırdım. izin verdiğim her fikrin sokak sokak grileri boyamasını izledim. çocuk gibi, şemsiyeden kılıç kuşandım, leğenden miğfer yaptım, her grinin bir gölgesi vardır ya, gölgelerin gücü adına taş kovaladım. koştum, koştuk. dünyalarca yol koştuktan sonra, yemyeşil dünyanın keyfine vardım. 
cuma - ben bugün uyudum. düştüm. 
cumartesi - ben bugün nefesleri hatırladım. hırıltıları duydum tekrar. parça parça yitip giden her nefesin tıslarını yakalamaya çalıştım. nefesler tutulmuyor. ancak izin verirsen, sen içindeki havayı saldığında partiküllerini tanımaya başlıyorsun. havada nefeslerin kokusu varç
pazar - ben bugün sadece uyumak istedim. saatlerce, günlerce, her dakikasını kontrol edebildiğim efsaneler yaşamak niyetiyle girdim yatağa, sakin hırıltılarla uyudum. duyabildiğim tüm burun çekişleri ciğerlerime hapsetmeye çalıştım. başka niyetim yoktu. duyabilmek istedim. verilen nefesleri içime çekmek, geçmişin her türlü lanet gölgesini ehlileştirerek, kendimi dinginleştirmeyi umdum.

umma, isteme, dileme, çalışma, düşünme, bekleme, sus.

"şimdi uyu oğlum. ben konuştukça kaybettiğin dakikaları sana veren olmayacak, bilirsin. her zaman korunmaz çocuk, her zaman taytaylayamazsın deli gibi koşması gerekirken. ne ömrüm yetti ne de seninki yetecek. doğduk, yeşerdik, öldük, griye dönüyoruz. her limanın bir köpeği var. bekle sakince. perdeler kalktığı zaman, hiçe uyandığında, uyuduğun son düşü hatırlamayacaksın bile. üzerine basacaklar, sana takılıp düşecek çocuklar, babalar, anneler. dallarında yeni model kuşlar uçacak. sigaranı söndür usulca. uyu. uyu oğlum. uyanık kaldığında bir bok değişmiyor. insanlar hareketsiz kalmaz sen bakmayınca. zaman donmaz."

paketi buruşturup atarken vedalaşsaydım her biriyle, çok da boş geçmemiş olacaktı zamanım. bembeyaza boyamıyor muyuz her şeyin özünü? kül hep dağılır. külü toplar, çöpe dökersin. tekrar sarmazsın defalarca içebilmek için. içine akan zehir, işini halletmiştir, yitip ciğerinden parçalarla defnedilir. 

o lanet olası kül, hep dağılır. asla yakalayamazsın nefesi. başka bir şekilde kokusunu duyarsın, uçan uçaktır, yüzen gemidir, kıvrılan yollardır her es geçen nefes. dağılır, gidersin.

iyi geceler. yarın pazartesi, tırnaklarımı keseceğim.

10.8.12

STFU

dur!
tam orada ruhunu teslim et, akbilin bitsin, telefonu dün akşam tek çubuktayken şarja takmayı unutmuş ol, kredi kartını diğer çantanda unut, son anda niyetli olduğunu hatırla, tansiyonun düşsün, kalbin dursun.
tam orda dur lütfen.
kimin ne olduğuyla alakalı olan sorunlarımı, anlayamadığım herkese sordum. bir takım cevaplar verdiler, kısmi tatmin oldum, belki biraz neşelensinler diye rol yaptım emin değilim.
şimdi biri dedi ki, “abi ben gerçeğin izini arıyorum. benim için hayat sadece güzele erişirken, nefsimin kontrolden çıkmasını engellemek.”
“abi,” dedim, “nefs ney?”
dedi ki, “abi işte şey oluyor. bir şeyi istiyorum, ama aslında yanlış onu istemem, elde etmem. o şey nefs.”
dedim ki, “neden istiyorsun peki?”
dedi ki, “şeytan abi, o kulağıma fısıldıyor.”
dedim ki, “dur, orada dur. neden istiyorsun. buna neden ihtiyacın  var. ihtiyacın var mı gerçekten, yoksa sadece o öyle istiyor diye mi arzuluyorsun?”
dedi ki, “abi ben zaten gerçeğin izini arıyorum. benim için gerçek, istemediklerimdir.”
dedim ki, “realizminin gözünü öpeyim. sen çok şeker bir şeysin.”
dedi ki, “sağol.”
diğer birine dedim ki, “sen aslında iki ayaklı, gözleri ve kulaklarınca kaydedip, ellerince ifade eden ve ayaklarınca anlayabilen bir insansın değil mi? gidemezsen, dinleyemezsin. çünkü duymak istediklerin asla yanında olmazlar. yanındakiler, duymak istemediklerini bağıran insanlarla doludur. o kadar kalabalıklardır ki, sana istediklerini söyleyebilecek olanlar, zaten gönülsüzler, o insan duvarını aşmak için şimdilerinden feragat etmezler.”
dedi ki, “ya hocam. koşarken ayağım tökezliyor gibi oluyor, elimi defalarca pedal çevirir gibi havaya vuruyorum, birden dimdik durduğumu farkediyorum. yorulduğumu farkettiğimde, saate bi bakıyorum, ohoo çoktan saat 4 olmuş. biliyorsun, 4’ten sonra koşulmaz. metabolizmanın öz hızının….”
orda kaçmaya başladım.
kendime rastladığımda, geride bıraktığım bir sürü insan gölgesinin hiçbirinin ayağıma dokunmamış olduğu gerçeği, yalnız yatağım ve düş seanslarım arasındaki zaman farkının sesini duymama sebep oldu. kendim ordaydım. ayaktaydım bildiğin. ama sanki uçuyormuş gibi. öyle bir yer var. biliyorum. düşünü gördüm önceden. ama orada olmam imkansız.
fabrikalarda, renk üretilmiyor çünkü.
ya da dakikalar, zamanlar; belki yeşil belki uzak.
sonra uyanmışım. kalbim kurduğum gibi atıyor. vurduğu ölüyor.
zaman sarıdan hakiye çalmış bile. ve oradaki hareket, sanki az sonra başlayacakmış da, super slo-mo’da normalden 1000 kat yavaşmışçasına izliyormuşum gibi. ivme eksi yönde başlar. geriliiiir, geriliiiiir. ve atış!
kırmızı.
dur!
önünden geçen her bir yaya, yokluğun ve hiçliğin timsalidir. her birey, bitebildiği an ölür ve öldüğü an koşman gerekir. “beni bırakın, siz devam edin.” taktiği vietnam’da denendi ve başarısız oldu. o yüzden denemeyin. başarısız olun yine. ben oldum. günaydın.
dur. devam edersen sıradaki şarkıyı duyamayacaksın.

27.7.12

hipnotik bir kaç zeytin

dünyayı, özenle seçilmiş notalarla uyutabilmek mümkün müdür? yok çok da hayalci değil, benim dışımda biri için bile değil.

başa dönelim.

bir iş yaparken sıkıldığında ne yapıyorsun? düşündükten sonra önüne birden fazla seçenek çıkıyor:
  • kaç: işten yırtarsın, fakat söz konusu iş ile ilişkin seni sorumlu kılan, senden beklentisi olan, işin olmaması halinde başka bir işi sekteye uğrayacak olan kişi ya da toplum tarafından şutingen. ama işten yırtarsın hacı. sonrasının garantisi ben değilim.
  • işi bitir: o iş senin ağzını burnunu kanırtsa da, attığın her adım, çizdiğin her zürafa, seni nihai rahatlığa eriştirecek olan vesaitlerdir bebyim. sonumuz felah, SONUMUZ ÖZGÜRLÜK. oh evet özgürlük. nah özgürlük. neyse
  • işi yapar gibi görün kaç: aka merhaba ben türküm. işte işi yapsam x miktar efor sarfediyorum. ama o kadar malım ki, x+1 efor sarfederek işten kaçıyorungen. ama beni çalışıyor biliyorlar. hem de kaçıyorum. aklınızı pasif agresif seveyim.
  • kaçar gibi görünüp yap: ortalama bir amarigan dizisinin anti hero'suyum ben. neden iyi görüneyim. alttan alttan yetiştiririm projeyi, salarım kobrayı. ama kötüyüm ben. tuvaletten sonra ellerimi yıkamıyorum yıh yıh.
bu dünyanın uyuması lazım. kaçacak. başka çaresi kalmadı çünkü. farkında olanlarınız elbet vardır. ama görüyorum ki, hala çoğunuz dünyanın etkisiyle, bunun farkında dahi değilsiniz. sizin için her yer trabzon, ramazan da zor ama allah yardım ediyor, esed tam bir orospuçocuğu ama tatilde iyi muhabbeti var, ttnet'e kafam girsin.

geçen, bir kadın, ölmüş. hiç ilginç değil. geçen bir kadın, akli dengesi çoktan siyavuşpaşa, tuvalette ölmüş. o ne drama.
geçen, üç tane kız, diğer bir kızın ağzını yüzünü dağıtıyorlarken videoya çekmişler, nasıl bir zekai numunelerse. kafasını yerlere vurmuşlar. ov kan, vahşet.

medyanın da, işlerin tamamını suyun akışına göre şöbelet etmelerine de çok olumlu bakıyorum. teorimi güçlendiriyorlar: dünya uyumalı. çok gergin hafız. nasıl bir stres var belli değil. sokaktan geçene küfürler mi dersin, anne baba kesenler mi...

peki neden müzik?

bende işe yarıyor. bilmiyorum dünyanın hangi kasabasındanım bilmiyorum ama, bu tarafın havaları notayla inceliyor, alnımın üzerinde kırılıyor boylu boyunca. çok insan öldüresim geldi, ama bu mucizevi yöntem sayesinde hiç öldürmedim. neden öldüreyim? o öldürmek istediğim prototipin numuneleri, her gün kendilerini öldürüyorlar. hücreleri kanserli, intihar ediyorlar manyak gibi.

ama yetmiyor işte. toptan soykırım lazım. kendi kafama sıkmam lazım komple temizlik için. maynard'ın annesinin tazyikle su boşaltması lazım tüm dünyaya. sonra gelsin mintaks temizliği, gitsin abece farkı.

insanların içinde o kadar aşikar bir şiddet büyüyor ki, o şımarık sümüklü çocuk bir çöpçü staff'ında hayat buluyor, kafasına yiyor crit'i yine de kaçarken anneeaaea diye bağırıyor. mallığa bak. sonra anne öldürülüyor, anneler çocuklarını, bağcılar gibi istanbulun elitizminin köşebaşı çöp kutularında demlendiği mekanlarda, sokakların ortasında yere düşürüyor. direkt rahimden. kusursuz doğum. ellerini bile yıkamıyorlar videodan görebildiğim kadarıyla. sonra hop ver elini kürtaja hayır mitingine. am bekçileri.

dili sürçen günlük hayat bakanları birbirlerine dis atarcasına atarlı atarlı geyik çeviriyorlar. biri anında tornistan, harç kaldırıyor, enflasyon indiriyor. bir diğeri sosyal demokratım ayağına suriye'ye canlı füze gönderiyor, ne kadar saçma oldu lan bu.

arakan katliamı varmış geçenlerde. insanlar "ben budistim sen müslümansın, yok hayır ben reenkarne olup cennetteki nurilerin reyisi olacağım sen ölsene lan" diye birbirlerinin kanlarını akıtıyorlarmış. haberlerde duydum. dün başladı galiba. bir anda.

adamın teki batman (yazıldığı gibi oku) galasını basmış maskeyle. tatatatat vurmuş herkesi. herkes viral sanmış. böyle reklam mı olurmuş. o kadar malsınız ki, hepinizi bir depoya tıkıp envanter sayımı yapsam, çıkan fazlayla çindeki her bir insanın sıkıldığında dövebileceği tatlış şekercikler piyasasına yüklü miktarda arz yapmış olurum. ama yuan hala geçerli bir para birimi değil. türk lirası daha güçlü. TL! tıpkı euro gibi. ama türk. lira. para çok saçma lan.

dünya! tüm bu şartlar içerisinde, ya kaç, ya işi bitir, ya yapar gibi yapıp kaç, ya da kaçar gibi yapıpı işi bitir. ama bir şey yap. yapamıyorsun işte.

uyu. bi gün dönmeyiver. hem rüya görürsün. eskilerden bir kaç hiçlik anımsarsın belki. çekirdeğin kabuğunu yakıyordur falan. güneş çok yakındır sana. ay henüz böğründen kopmamıştır ha?
uyu. bi gün dönmeyiver. o salıncak etkisini yaşat bana, olmaz mı? böyle kilometrelerce hızla kapıya duvara kafa ve göz dalalım. biz de uyuruz.
uyu kodumun dünyası.

şunu dinle. uyu. uyanma lanet olsun.



ps: yazıdan ne kadar da hissiz bir orospuçocuğu olduğum çıkarımını yapacak populist eflatunlara şöyle de bir şey söylemek istiyorum: uyursanız, kaçışınız daha emsalsiz olur. hem gözünü kapatıyorsun, hem müzik dinliyorsun. bundan iyisi şamdak ayısı. en kaliteli ayı o.

6.7.12

buyumenin amina koyim

hayata karşı edilebilecek en büyük küfrün sebebi sanırım.

büyüyorsun lan, yaşın kaç olursa olsun, saniye saniye büyüyorsun. çocuklukta geride bıraktığın saatler, hep ertesi gün yeniden evden kaçışlar ya da cumartesi uyanmalarıyla teselli ederken, şimdi hiçbir şeyin ne tesellisi var ne telafisi. insanların yapabileceği en büyük orospuçocukluğu mızıkçılıkken o zamanlar, cezası en fazla küsmekken; şimdi sıradan herkes orospuçocuğu ve vasat hareketlerini içimde soğutacak hiçbir ceza yok. kessem pasif agresif fırınımı yelleyemem.

inanıyorsun lan. parmaklarını oynatarak, yeteri kadar konsantre olabilirsen güneşin batmasını engelleyebilirsin. zaman eğilip bükülebilen bir şey, ki çabucak geçmesi en büyük kanıtı. ben pavır rencırstım. siyah olan. tam 1 yıl keklediler beni okulda. avatarımı aradım deli gibi. yine de, bir yıl sonra tufaya geldiğimi öğrendiğimde, bütün sınıf amını götünü yardırarak güldüğünde; şimdiki gibi, günlük insan götlüklerine üzüldüğüm kadar, kırıldığım kadar etkilemedi beni. kümülatif sikiliyoruz artık çünkü. zaman aşama aşama sikiyor. dibine kadar entropi, içten çürütüyor insanlığa dair herbir umudu.

büyüyoruz lanet olsun. sikimde değilsiniz aslında, büyüyorum lan. sakallarım uzuyor, nefesim daha güçsüz daha sık. yavaş yavaş misketleri, tasoları, yerden yükseği, dokuz aylığı, barış manço'yu, kerim tekin'i, çaycı temeli, şükrü'nün kızı bilge'yi, minik kuşu, anaokulundaki ilk aşkım irem'i, yavşak emre'yi, her bir boku, lime lime, santim santim unutuyorum. kaç kum tanesi elimin arasından kayıp gitti şimdiye dek, sayamadım ve farkında değilim çoğunun.

şu büyüme işine bi hibernate gelmeli o yüzden. çocuğumu 7 yaşında sabitleyeceğim. büyümesin pezevenk. göremeyeceği, tanık olamayacağı her türlü pisliği, soft masallarla anlatırım fabl fabl.

lanet olsun.

elimde olsa, aynı şeyi babamın neden yapmadığı konusunda gidip hesap sorardım.

siktirsin gitsin büyümek.

dağam.

11.6.12

ezan sesiyle akort

hayat sadece yağmur yağarken anlamlı.

öteki türlü, akordu bozuk piyano tellerinin, sadece onu çalan acemi kulağına geldiği kadar kusursuz.

***

ufakken genelde, küçükken, insanları şu andakinden daha fazla sikinize takarken, etrafınızdaki piçlerden biri, az önce yaptıklarından dolayı, sizin tarafınızdan henüz cezalandırılmışken, büyük otoritelerin yanında, ki anne olur, baba olur, öğretmen olur, mahallenin dayısı olur fark yok, olayı kanıtlayamayacığınız bir şekilde aksettirir de göt gibi kalırsınız ya, suçlu olup ispat edemediğinizden piçin buz gibi içi suratınıza bocalanır, büyükken, yetişkinken, insanlar sizi her saniye o orospuçocuğunun pişkin intikamına maruz bırakabilirler.

***


they tell me you are better off
where you are now
well, i don't care
they tell me that your pain is gone
where you are now
well, you left it here
see, i need to be strong
need to be brave
i need to put faith in something
how could i live on
not hoping we will meet
again?

***

yağmur kokusu, her romantiğin içgüdüsel olarak anlamlı bulduğu, başka hiçbir emsalini kendisiyle bitiştiremediği için ilahi olarak "olm çoğiyi lağn" diye potansiyel manitalarına, ya da alkol buğusuyla aşka gelip sözde en iç, en gizli hazinesini insanlığa açtığı, asfaltın burunlarımıza doğru buharlaşmasıdır aslında.

kimse, yeni kapatılmış bir mezarın üzerine yağan yağmurun kokusunu sevmez. yağmur kokusu... sanki yapay cennetlerimizin misk-i ala'sı. nah alası.

***

a scene in amber - flawed:
and have you ever had that dream
where one you love passes away?
and you wake up crying to a world
where she's long since gone
but you feel the pain
so close
as if she'd died today

***

rüyalarda, ancak ve ancak kötü kokuları anımsayabiliyorum. fiziksel ya da biyolojik geçerliliği nedir bilmesem de, geriye dönüp baktığımda hiç anne kokusu hatırlamıyorum ben. ya da sevgilinin sıcak döşü, ya da kavrulmuş soğan, ya da yumoşun mor şişeli yumuşatıcısı. varsa yoksa bok, leş, çürük soğan ya da yumurta, ya da yağmur kokusu. leşi tercih ederim sanırım. karakteri var en azından.

yağmurun amına koyim.
 


10.6.12

"three rings attached to each other,
keeping the hope of salvation.
each ring has a glory in itself,
and the blackens the damnation.
when the sun is not bright enough,
when darkness binds as lamentation,
the three stars sings a hymn,
light reaches the ultimate confrontation."
***

defalarca dinleyenlerinizden özür...

***

sırtımızın yere ancak taso kavgasında yere geldiği zamanlar... çünkü hiçbir zaman, yerde yatanın canı çıksın oynayabilecek cesareti, çiroz vücudumun hiçbir zerresinden çekip çıkartamadım. ama taso için ölürüm, öldürürüm. dü. o zamanlar.

okul ataköy'de, ev bayrampaşa'da. 8 küsürdeki ilk derse gitmek için, babamla beraber sabahın köründe kalkıp, odanın ışığını yakıp kahvaltı yapıyoruz. yarım gözle üzerimi giyinip, yarım gözle karanlık sabaha çıkıyorum. hava soğuk, kış çünkü.

gökte hala yoğun yıldız.

stadı bilenler için söylüyorum. bayrampaşa çetin emeç stadı'nın kale arkası tribününün üstüne doğru dikkatimi çeken ışık kaynağı, binyıllar öncesinden süzdüğü ışıkla karanlık göğü yırtıyor. üç tanesi en belirgin suretleriyle, nispeten aynı hizada. ağzım açık bakakaldım.

o zaman ve bu zamanlar, rüyamda, gökyüzünü ne zaman görsem, yıldızlar hep aynı hizada olmuştur. çizdikleri şekil ne olursa olsun, dönüp dururlar, kusursuz çemberler, kareler, yıldızlardan yapılmış beş köşeli yıldızlar, göğün haşmetini ve mükemmelliğini rastgelelikten değil de, müthiş bir ahenkten alıyormuş gibilerdir.

o sabah, o karanlık gökte gördüğüm üç yıldız, hala uyanıp uyanmadığımı, bana belki de hayatımda ilk defa sorgulatmıştır.

ve o günden itibaren, o üç yıldız, her gördüğümde beni gülümseten, hiçliğin umuda yorulmasına ön ayak olan, birbirinden fersahlarca uzakta, bağımsız, üç arkadaş olmuşlardır.

***

*** 
şimdi, şu arkadaşı, her ne kadar paint'in engin olanaklarıyla da çizilmiş olsa da, vücudumda taşıyor olmaktan gurur duyuyorum. komik. 

ty ts.

allah hepinizin belasını versin.

2.6.12

dogmadan once burada curumeme izin verin


kendi kendime, her yalnız kaldığımda, kendimi birkaç kelimemden esirgemiyor oluşum, belki de beni bütün akıllı biri olmaktan alıkoyan yegane şey.

her cümleye ya "zaman" diyerek başlıyorum, ya da "hayat". ikisi de, diğer tarafımın anlam bütünlüğünü kuramadığı, hazmedemediğim kavramların en yalın halleri. tek kelimeyle, arkasından gelecek onlarca cümlenin haklarında tek göze dokunur gerçek cismedemeyeceği yalanların içini doldurabilmeye çalışmak, hazımsızlıklarımın en büyüğü. kontrolü elinde olamayan bir oyuncağın bazen seni eğlendirmesi, bazen üzmesi gibi her ikisi de.

zaman... en yükseklerden aşağıdakini kurtarmak için değil de, yukarıdan düşüşü kolaylaştırmak için uzanan, boğumsuz, kopuksuz, kaygan ve sert sicim...
hayat... en yükseklerin hatırasıyla, annenin karnından uyanıp da, yerçekiminin acımasızlığıyla son bulmaları hep erteleyen, konuklu ama hep yalnız. rüzgar ancak bu kadar uzun esebilirdi.

kimseyi sevmeyeceksin. seni hayata bağlayanlar, hep sana lütuflarıyla, salyalarını akıtarak inayetlerinin farkına varmanı isterler.

sonra, ölürler, giderler, kaybolurlar; ya da sen onlar için ölürsün, gidersin, kaybolursun. bunların olabilmesi için sahip oldukları tüm zamanı hiçe sayabilirler, inandıkları tüm kurşun tanrılara bunun için yakarabilirler.

kimseye güvenmeyeceksin. sonunda ölüm olan bir hayatı, asla bozunum dışında bir yoldan ilerlemeyen göreceli zaman dahilinde yaşıyorken, temsili tanrıların icabet etmeye tenezzül dahi etmediği, kimi oyuncuların türlü hilelerle kaleni ele geçirip, hanenin lordu olduğu gerçeği, seni her tecrübe ettiğinde tekrar tekrar şaşırtıyorken, bir daha, ve bir daha, ve bir daha aynı hataya düşmen, sadece iyiye ummaktır.

ve hayır, ummak sana zaman kaybettirir. kendini, kendin öldüreceksin. kimse kurtarmak için gönüllü değil. eğer yoksa birinin senden su isteği, eğer yoksa birinin senden altın isteği, eğer yoksa birinin senden nefes isteği, kafan boşluğa son kez düştüğünde, senin için orada kimse olmayacak. ama isteyeceksin. evet, bir daha isteyeceksin. hatalarımızdan en ufak dersleri alabilseydik eğer, sadece adem ve havva yaşayıp, dünyanın kapısına kilidi vurup, birbirlerini gözlerini oyarak öldürürlerdi.

yapmadılar.

hatalarının felaha kavuşturduğu kayıp kişiler, eğlence tanrılarının çekirdek çitletmeleri olmuştur. en sonunda, nihayet gülen, en başından beri sonsuz bir iç çekiş ve heyecan içinde, ölümlü kayıp kişinin kaybedeceği anı beklerler. kişi ne kadar şanslı olsa bile, son nefesi son gülen vermeyecektir.

***

buradayım.

yarım, belki yanlış, az eksik, biraz şişkin, ama tek parça, yalın, ama buradayım.

hayatta, güvendiğim, ardımı emanet ettiğim, uğruna kendime ait en ufak parçamı dahi hibe ettiğim, zamanımın telafi edilemez tanelerini emanet ettiğim herkese lanet olsun.

hiçbir hatamı hayra çeviremeden, geçmişimde silkelenip de boşluğa uğurladığım her saniyemde, düşündüklerim kaybettiklerimdi. her hatamın hoyratça ciğerlerimde çürümeye terkedilmesine sebep de aynı şeylerdi.

en başında annemin karnında nefesimi tutabilseydim eğer, ya da rahme düştüğümde istenmemiş olsaydım, vazgeçebilmiş olsalardı doğan potansiyel cesetten daha erken, daha hiç olabilirdim.

hayır başbakan.

başka cesetlerin varolmama hakkını, iğrenç ve samimiyetsiz, ama kendine göre hakkani fikirlerinle gaspedemezsin.

pes edene aman vermemek dininizce günah olmalı. oysa siz, pes edememeleri için dillerini kesiyorsunuz.

bunu yapmayın.

Buraya Kadar İnebilenlerin Kahvaltısı

Buraya Kadar İnebilenlerin Kahvaltısı